![]() |
| | #1 (permalink) |
| Türk Sineması Türk Sinemasının Serüveni 14 Kasım Türk sinemasının doğum günü. Sinema meraklısı Fuat Uzkınay'ın, nasıl kullanılacağını Avusturyalı teknisyenlerden öğrendiği 'kamera' ile Ayastefanos'taki (Yeşilköy) Rus Abidesi'nin yıkılışını görüntülemesinin üzerinden tam 86 yıl geçti. Türk sinemasının, 14 Kasım 1914'ten, 1. Dünya Savaşı'nın kaoslu günlerinden, 2000 yılına uzanan serüvenini hatırlatmak istedik. Yedinci sanat İstanbul'a geliyor... İstanbul, sinema sanatıyla Abdülhamit'in baskı rejiminin hem de en acımasız biçimiyle yaşandığı 1896 yılında tanıştı. Bu tarihten bir yıl önce, Paris'te ilk sinematograf gösterimini gerçekleştiren Auguste ve Louis Lumiere kardeşlerin operatörlerinden Alexandre Promio, elinde kamerasıyla İstanbul'a çıkagelmesiydi, belki de Türkler, tıpkı Gutenberg'in icadı olan matbaa gibi, sinemayla da asırlar sonra karşılaşacaktı. Promio, padişahtan alınan özel izinle İstanbul ve İzmir dolaylarında çok sayıda belgesel film çekti. Yıldız Sarayı'ndaki büyülü perde... İstanbullular ilk sinema gösterisini yine bir yabancının, Bertrand adında bir Fransız'ın sayesinde izledi. Yıldız Sarayı'nın salonuna bir perde geren Bertrand, başta Padişah olmak üzere tüm saray erkanına ilk sinema gösterisini sundu. Birahane'de ilk film gösterimi İstanbul'un sıradan halkı ise bu büyülü icatla tanışmak için Sigmund Weinberg'i bekleyecekti. Polonyalı Weinberg, Galatasaray Lisesi'nin karşısında bulunan Avrupa Pasajı'ndaki Sponek Birahanesi'nde halka açık ilk sinema gösterisini sundu. Üstelik de elektrik olmadığı için petrol lambasının pek de hoş olmayan kokusu eşliğinde. Neler yaşanmadı ki bu ilk gösteride. Karşılarındaki dev ekranda hareket eden, yemek yiyip, uyuyan insanları görenler 'bu şeytan icadının' Tanrı'ya karşı işlenmiş büyük bir günah olduğunu söylediler. Ama tüm bu karşı çıkmalara rağmen sinemanın büyüsü insanları sarıp sarmalamakta gecikmedi. Sponek Birahanesi'nin ardından Şehzadebaşı Feyziye Kıraathanesi, Tepebaşı Tiyatrosu ve Odeon Tiyatrosu başta olmak üzere İstanbul'un pek çok yerinde film gösterimleri yapıldı. İlk sinema salonu açılıyor İstanbul halkı ilk yerleşik sinema salonuna 1908 yılında yine Sigmund Weinberg'in sayesinde sahip oldu. Weinberg, bugün çeşitli fuarların yapıldığı Tepebaşı Sergi Sarayı'nın bulunduğu yerde Darülbedayi'nin (Şehir Tiyatrosu) Komedi Bölümü'nde ilk yerleşik sinema salonunu hizmete açtı. Pathe'ydi bu salonun adı. Daha sonra, o zamanlar da İstanbul'un kültür- sanat merkezi olan Pera'ta Cine Oriental, Cine Palance ve Cine palace gibi yerleşik salonlar birbiri ardına kapılarını açtı. Sinemada ilk Türkler Türklerin sinemaya el atması için ise 1.Dünya Savaşı yıllarına kadar beklemek gerekecekti. İki girişimci işadamı Cevat Boyer ve Murat Bey Şehzadebaşı'nda Milli Sinema'yı savaş yıllarında açtı. Kısa bir süre sonra da Şakir ve Kemal Seden, Ali Efendi ve Fuat Uzkınay tarafından Sirkeci'de Ali Efendi Sineması açıldı. 14 Kasım 1914... Türk Sinemasının Doğuşu Türk sinemasının doğum günü, ülkenin 1. Dünya Savaşı'nın karmaşasıyla boğuştuğu döneme rastlıyor. 11 Kasım'da ülke resmen savaşa girdikten 3 gün sonraya... Çekilen ilk film, Osmanlı'nın 93 Harbi'nde Ruslara karşı yenilgisinin acı bir hatırası olan Ayastefanos'daki (Yeşilköy) Rus Abidesi'nin yıkılışını belgeleyen film oldu. Yeşilköy'deki bu anıtın dinamitle havaya uçurulmasını görüntülemek için Avusturyalı Sacha Messter Gesschelschaft firmasının teknisyenleri İstanbul'a gelmişti. Yeşilköy'deki anıtın etrafında toplanan halk arzusunu hep bir ağızdan dile getirdi. "Bu anıtın yıkılışını yabancılar değil bir Türk filme çekmelidir." Bunu da sinema tutkunu Fuat Uzkınay, hem de mucize sayılabilecek bir şekilde yaptı. Uzkınay, o güne kadar bir kez bile film çekme aygıtını kullanmamıştı. O, sadece ustası Weinberg'den projeksiyon makinesinin nasıl kullanılacağını öğrenmişti. Ama, hemen oracıkta, Avusturyalı teknisyenlerden bu aleti kullanmayı öğrendi. Ve Türk sinema tarihinin ilk belgeselini çekti: Ayastefanos'taki Rus Abidesi'nin Yıkılışı. Bu 150 metrelik dev anıtın yıkılıp tarihe gömülmesi Türk sinemasının doğuşu oldu. İlk konulu film Türk sinemasının ilk konulu uzun metrajlı filmi 1916 tarihli Himmet Ağa'nın İzdivacı. Arşak Benliyan Opereti oyuncularının rol aldığı bu film biraz da talihsiz bir 'ilk' film. Çekimleri savaş yıllarında başlayan film, oyuncuları askere alınınca yarım kaldı. Himmet Ağa'nın İzdivacı'nı iki yıl sonra Fuat Uzkınay tamamladı. Çekimine 1917 yılında başlanan Pençe, Himmet Ağa'nın İzdivacı'ndan biraz daha şanslıydı. O dönemde 20'li yaşlarında aydın bir genç olan Sedat Simavi, bir başka anlamda da ilk olan Pençe filmini çekti. Memed Rauf'un bir oyunundan uyarlanan film, bir başka açıdan da tarihe geçti: "Cinsellik içeren ilk Türk filmi." Muhsin Ertuğrul'un "Her Türk vatandaşını utandırdı" diye nitelendirdiği bu film, iç içe geçmiş iki öykü üzerine kuruluydu. Kadın ile erkek arasında yaşanan bildik sorunlar. Ama, öykülerden birindeki kadın kahramanın birden fazla erkekle ilişkiye girmesi o dönemin Türk toplumu için kabul edilemeyecek bir durumdu. Bazı kesimler tarafından utanç verici bulunan, bazı kesimler tarafından da beğenilen Pençe, tıpkı Ayastefanos'taki Rus Abidesi'nin Yıkılışı gibi arşivlerde tek kopyası bile olmayan bir ilk film. İlk vamp kadın... Elinde sigarası, yüzünde şuh bakışları ile önüne gelen her erkeği baştan çıkaran vamp kadınlar bütün toplumsal tepkilere rağmen Türk sinemasının ilk yıllarında da vardı. Çağımızın vamp kadınlarına hiç benzemese de Madam Kalitea, Tük sinemasının ilk vamp kadını olarak tarihteki yerini aldı. Kalitea'nın, çocuk bakıcılığı yaptığı evdeki tüm erkekleri baştan çıkaran Fransız Anjelik'i canlandırdığı Mürebbiye, aynı zamanda Türk sinemasında sansür engeliyle karşılaşan ilk film unvanını da taşıyor. Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın eserinden Ahmet Fehim'in uyarladığı 1919 tarihli bu film, İstanbul'daki işgalci Fransız Generel Franceht d'Esperey'i çileden çıkarmıştı. Bir Fransız kızının böylesine düşük ahlaklı gösterilmesine kızan General, filmin İstanbul'daki gösterimini bir süre sonra durdurdu. Mürebbiye, Anadolu seyircisine ise hiç ulaşmadı. İlk yönetmenlik denemesini Mürebbiye ile 62 yaşındayken yapan Ahmet Fehim filmini 'İstanbul'u işgal edenlere karşı sessiz bir direniş' olarak nitelendirmişti. İstanbul'da Bir Facia-i Aşk Türk sinemasının özgün senaryoya dayanan ilk filmi Muhsin Ertuğrul'un yönettiği İstanbul'da Bir Facia-i Aşk (Şişli Güzeli Mediha Hanım'ın Facia-i Katli) oldu. Senaryosunu, bugün gazetelerin 3'üncü sayfalarında sıkça rastlanan türden bir aşk cinayetinden alan film, Türk sinemasına ilk hayat kadını tiplemesini de getirdi. Muhsin Ertuğrul'un, Türkiye'de çektiği ilk film olan İstanbul'da Bir Facia-i Aşk'ta, Şişli Güzeli Mediha Hanım'ı, Bolşevik Devrimi'nden kaçıp İstanbul'a gelen Anna Mariyeviç canlandırıyordu. Senaryosunu Muhsin Ertuğrul'un gerçek bir olaydan yola çıkarak yazdığı bu film, aynı zamanda gişe rekorları kıran ilk film olarak da tarihe geçti. Vahşi bir cinayete kurban giden güzeller güzeli Mediha'nın vahşice öldürülmesini, gözyaşları eşliğinde izleyenler sinema gişelerine de hatırı sayılır bir gelir bıraktı. Sinemanın ilk taçlı güzeli Gününüz sinemasında güzellik kraliçeliğinden gelen oyuncuların sayısı azımsanamayacak kadar. Güzellik yarışmaları bir çok genç için sinema oyunculuğuna adım atmanın bir yolu. Belgin Doruk, Filiz Akın, Hülya Koçyiğit, Hülya Avşar ve diğerleri... Bu kadın oyuncuların hepsi güzellik yarışmalarında derece aldıktan sonra yapımcıların dikkatini çekip sinemaya adım attılar. Tüm bu taçlı oyuncuların öncüsü ise Feriha Tevfik. Cumhuriyet tarihinin ilk güzellik kraliçelerinden biri olan Feriha Tevfik, Türk sinemasındaki ilk güzellik kraliçesi. 'Kaçakçılar' Arasında Bir Kraliçe Aslında Feriha Tevfik'in sinemaya olan merakı küçük yaşlarda başlamış. Ama ona sinema oyunculuğunun kapılarını açan da bir güzellik yarışması. 1929 yılında Cumhuriyet Gazetesi'nin açtığı yarışmaya katılır Feriha Tevfik. Yarışma için gönderdiği fotoğraf gazetede yayınlanınca film yapımcısı İpekçi kardeşlerin dikkatini çeker. Tevfikler'in aile dostu olan İpekçi kardeşler Muhsin Ertuğrul ile birlikte Feriha Tevfik'in babasıyla konuşurlar. Bu dünya güzeli kızın sinema oyuncusu olmasına izin vermesini isterler. Sonunda Feriha Tevfik'e, sinema yolu açılır. İlk olarak 1929 yılında Muhsin Ertuğrul'un yönettiği Kaçakçılar filminde oynar.Bu ilk filmi, Milyon Avcıları, Leblebici Horhor, Tosun Paşa izler. Sinemada ilk Müslüman Türk kadınlar Türk kadınlarının oyuncu olarak kamera önüne geçmesi Kurtuluş Savaşı'nın bitmesinden sonraki döneme rastlar. Ülkeyi, çağdaş uygarlık düzeyine getirmeyi amaçlayan Atatürk'ün isteğiyle, Müslüman Türk kadınları sinema filmlerinde oynama özgürlüğüne kavuştu. Afife Jale ya da Şaziye Moral gibi genel ahlaka aykırı davranmakla suçlanıp hapse atılmadan ya da kendilerine Rum ve Ermeni takma adlar bulmak zorunda kalmadan. Muhsin Ertuğrul'un Halide Edip Adıvar'ın Ateşten Gömlek adlı romanından uyarladığı filmde kamera önüne geçen Bedia Muvahhit ve Neyyire Neyir sinema filminde oynayan ilk Müslüman Türk kadınları oldu. O dönemde Fransızca öğretmeni olan Muvahhit, daha sonra sinema ve tiyatro oyunculuğuna devam etti. Sonradan Muhsin Ertuğrul'un eşi olan Neyyire Neyir 'de bir çok filmde rol aldı. Bu iki öncü kadını Semiha Berksoy ve İsmet Sırrı Sanlı gibi kadın sanatçılar izledi. Türk sinemasının ilk jön'ü İlk dönemlerde Türk fimlerinde genellikle tiyatro kökenli ve artık gençlik yıllarını geride bırakmış olgun erkek oyuncular rol alıyordu. Muhsin Ertuğrul'un yönettiği Şehvet Kurbanı Türk sinemasına ilk jön'ünü de kazandırdı: Alımlı fiziği, masum yüzü ve romantik imajıyla Suavi Tedü. Ancak Tedü, asla bir star düzeyine ulaşamadı. Türk sinemasının erkek oyuncuları gerçek 'star' kavramıyla tanışmak için Ayhan Işık'ı bekleyecekti. İlk uluslararası ödüller Türk sineması ilk uluslararası ödülünü Muhsin Ertuğrul'un Leblebici Horhor adlı filmiyle kazandı. Film, 2. Venedik Film Festivali'nde Onur Madalyası ile ödüllendirildi. 1956'da Sabahattin Eyüboglu ile Mazhar Şevket İpşiroğlu'nun birlikte yönettiği Hitit Güneşi adlı belgesel Berlin Film Festivali'nde Gümüş Ayı Ödülü'nü kazandı. Uluslararası alanda ödül kazanan ilk uzun metrajlı konulu film ise Metin Erksan'ın Susuz Yaz'ı oldu. Dışişleri Bakanlığı yetkililerinin engellemesine rağmen festivale giden film, 1964'teki Berlin Film Festivali'nde büyük ödül Altın Ayı'yı kazandı. Bir yıldız gibi geçip gitti... Kamera önünden gelip geçen onca kadın oyuncuya rağmen, Türk sinemasının ilk kadın yıldız'ı Cahide Sonku oldu. Meslek kariyerine Halkevleri Tiyarosu'nda başlayan Sonku, bir süre İstanbul Belediye Konservatuarına devam etti. 1932de stajyer oyuncu olarak girdiği İstanbul Şehir Tiyatrosunda bir yıl sonra Yedi Köyün Zeynebinde sahneye çıktı. Aynı yıl Muhsin Ertuğrul'un yönettiği Söz Bir Allah Bir filmiyle sinemaya adım attı. Sonkuya asıl büyük ününü 1937 tarihli Bataklı Damın Kızı Aysel adlı film getirdi. Bu sırada tiyatro çalışmalarını da sürdürdü. Strindberg, Tolstoy, Shakespeare Çehov gibi yazarların oyunlarında rol almaya devam etti. 1949da Fedakar Ana filmiyle yönetmenliğe da başladı. İki yıl sonra artık şöhretin doruğundayken kendi yapım şirketini kurdu. Bu şirket adına 1951 yılında eşi Talat Artemel ve Sami Ayanoğlu ile birlikte Vatan ve Namık Kemal"I yönetti. Bu film, Yıldız Dergisinin o yıl açtığı soruşturmalarda en iyi film Sonku da en iyi kadın oyuncu seçildi. 1954te Orhon Murat Arıburnu ve Sami Ayanoğlu'yla birlikte yönettiği ve Zeki Mürenin ilk kez kamera karşısına geçtiği Beklenen Şarkı hem Sonku'nun ününe ün kattı hem de Zeki Müren'i sinemaya kazandırdı. Ama bu filmin ardından Cahide Sonku için yaşamının sonuna kadar peşini bırakmayacak olan aksilikler de başladı. Çıkan bir yangında Sonku adlı şirketinin bütün filmleri yandı. Sonku da servetini büyük ölçüde yitirdi. Bu arada alkolle de sıkı fıkı dost olmaya başlamıştı. Bir süre sonra Dormen Tiyatrosuna katıldı. Ama alkole olan aşırı düşkünlüğü nedeniyle buradan da ayrıldı. Cahit Irgatla birlikte Cahitler Tiyatrosunu kurdu. Ancak bu da uzun ömürlü olamadı. 1963-64 sezonunda Şehir Tiyatrosuna döndü.. Ancak mesleğine olan ilgisizliği nedeniyle buradan da uzaklaştırıldı. Yaşamının geri kalan kısmını , alkol ve yoksulluk içinde geçirdi. Soğuk ve gizemli güzelliğiyle birden parlayıp sönüveren Cahide Sonku, parladığı gibi sönüveren bir yıldız olarak tarihe geçti. Afet-i devran Neriman... Neriman Köksal... Gerçek adıyla Hatice Kökçü.. Nam-ı diğer Fosforlu Cevriye. Türk sinemasının ilk ve en uzun süreli 'vamp kadını'. 20"li yaşlarının ilk yarısında İstiklal Caddesinde salına salına yürürken Metin Erksan tarafından keşfedildi. O dönem Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü"nde öğrenci olan Erksan, bu boylu poslu alımlı kadını tam da o sırada çekeceği Çete adlı film için kadın oyuncu arayan ağabeyi, yönetmen Çetin Karamanbey'e de götürdü.. İyi ki de böyle yapmış Erksan. Yoksa anne ve babası ayrıldığı için teyzesiyle birlikte oturan ve ilkokuldan sonra fabrikada çalışmaya başlayan Neriman Köksal gibi bir 'afet'"i tanımıyor olacaktı Türk sinema seyircisi. Rol aldığı ilk filmi Çete'de Rus Prensesi Nina'yı canlandıran Köksal, bundan sonra da hayatının son yıllarına kadar, hiç ara vermeden sinema ve tv dizileri için kamera önüne geçti. Çete'nin ardından Faruk Kenç yönetiminde Hürriyet Şarkısı'nı çeviren Köksal asıl önemli çıkışını Fosforlu Cevriye ile yaptı. Çok sayıda sinema filminde rol aldı… Halit Refiğ'in yönettiği ünlü Aşk-ı Memnu dizisinde oynadı. Hayatını son yıllarında da büyükanne rolleriyle çeşitli tv dizilerinde yer aldı.
__________________ Ben bir kelebeğim Yarın öleceğim Kanatlarım emanetti Çırılçıplak gömüleceğim ![]() ![]() | |
| | |
| | #2 (permalink) |
| [eLzeM] ![]() ![]() Üyelik tarihi: Apr 2007 Nerden: çikoLata diyarından =)
Mesajlar: 1.764
Rep Gücü : 4464 Rep Puanı : 444246 Rep Seviyesi : ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | --->: Türk Sineması Türk Sinemasının Kuruluşunda Ordunun Rolü Türkiye'ye sinemayı Enver Paşa kurumlaştırmış. Alman ordusunda savaş propagandası ve acemi askerlerin eğitimi filmlerini gören Enver Paşa, 1915 yılında Merkez Ordu Sinema Dairesi'ni (MOSD) kurarak, sinemanın kurumlaşmasının temellerini atmış. İ.Ü. İletişim Fakültesi öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Battal Odabaş'ın ''Türk Sinemasının Kuruluşunda Ordunun Rolü'' adlı araştırması, Gazeteciler Cemiyeti'nin katkılarıyla İstanbul Üniversitesi tarafından hazırlanan ''Cumhuriyetimiz 80 Yaşında'' adlı kitapta yayınlandı. Sinemanın Türkiye'de kurumlaşmasının, Merkez Ordu Sinema Dairesi'nin kurulmasıyla gerçekleştiğini belirten Odabaş, Enver Paşa'nın sinemayla, Osmanlı İmparatorluğu'nun Başkumandan Vekili ve Harbiye Nazırı görevini sürdürdüğü sırada Alman ordularında yaptığı inceleme sırasında tanıştığını ifade etti. Odabaş, Alman ordusunda kurulan sinema kolunun çektiği görüntülerin savaş propagandası ve acemi askerlerin eğitimi için kullanıldığını gören Enver Paşa'nın, 1915 yılında Türkiye'ye döner dönmez Merkez Ordu Sinema Dairesi'ni (MOSD) kurarak, Türkiye'de sinemanın kurumlaşmasının ilk temellerini attığını bildirdi. MOSD'un ilk başta Padişah ve Enver Paşa'nın özel yaşamıyla ilgili filmler çektiğini kaydeden Odabaş, daha sonra yerli ve yabancı film arşivleri yaptığını, ayrıca kurmaca filmler de çektiğini anlattı. MÜDAFAA-İ MİLLİYE CEMİYETİ DE FİLM ÇEKTİ Odabaş'ın araştırmalarına göre, Müdafaa-i Milliye Cemiyeti de 1916 yılında aldığı bir kararlı sinema çalışmalarına başladı. Almanya'dan getirttiği aletlerle film çekimine başlayan cemiyet, savaştan görüntülerin de yer aldığı haber filmi niteliğinde filmler hazırladı. Kurmaca film alanına da el atan cemiyet, ''Pençe'' ve ''Casus'' adlı iki film yaptı. Müdafaa-i Milliye Cemiyeti, 1918 yılında Mondros Mütarekesi nedeniyle, elinde bulunan belgeleri düşmana teslim etmemek için bu işi malzemeleriyle birlikte Malül Gaziler Cemiyeti'ne devretti. Malül Gaziler Cemiyeti de 1919 yılında sinema çalışmalarına başladı. Cemiyetin ilk çektiği ''Mürebbiye'' adlı film ''Fransızları küçük düşürdüğü'' gerekçesiyle yasaklanınca, ''Sansüre uğrayan ilk Türk filmi'' oldu. TBMM DE FİLM ÇEKTİRDİ Savaş sırasında bir başka sinema kuruluşunu ise TBMM oluşturdu. TBMM Orduları bünyesinde kurulan Ordu Film Alma Dairesi, Malül Gaziler Cemiyeti'ne devredilen sinema araçlarını geri alarak film çekimi işini üstlendi. İşgal güçlerinin geri çekilirken köy ve kasabalarda yaptıkları vahşeti görüntüleyen Ordu Film Alma Dairesi, bu filmleri kurgulayarak 1922 yılında ''İstiklal'' adlı belgeseli yaptı. Dairenin Türk ordusunun İzmir'e girişini konu alan filmi ise tarihe geçti. Ordu destekli bu kuruluşlardan sonra 1922 yılında ilk özel film yapımevi olan Kemal Film kuruldu. Kemal ve Şakir Seden kardeşlerin kurduğu şirket, kurmaca filmlerin yanı sıra Kurtuluş Savaşı'nı da belgeleyerek önemli bir görev üstlendi. Kemal Film, aralarında ''Gazi Mustafa Kemal Paşa'nın İzmit Cephesini Teftişi'' de bulunan 47 haber filmi çekti. Kaynak - Sinemanın Türkiye’de ilk kurumlaşması Merkez Ordu Sinema Dairesi’nin (MOSD) kurulmasıyla gerçekleşmiştir. Alman ordusunda bir sinema kolunun kurulduğunu ve bu birimin, savaş sırasında çekilen görüntülerle belgeler oluşturduğunu gören Enver Paşa, Türkiye’ye döndüğünde, 1915 yılında Merkez Ordu Sinema Dairesi’ni kurarak sinemanın gelişmesi için olumlu bir adım attı. “Sinema öyle bir keşiftir ki birgün gelecek, barutun, elektriğin ve kıtaların keşfinden çok, dünya medeniyetinin veçhesini değiştireceği görülecektir. Sinema, dünyanın en uzak köşelerinde oturan insanların birbirlerini sevmelerini, tanımalarını temin edecektir. Sinema, insanlar arasındaki görüş, düşünüş farklarını silecek, insanlık idealinin tahakkukuna en büyük yardımı yapacaktır. Sinemaya layık olduğu ehemmiyeti vermeliyiz.” M. Kemal Atatürk Sinema, Fransız Lumières kardeşlerin 28 Aralık 1895’teki ilk film gösterilerinden hemen hemen bir yıl sonra Türkiye’ye girmiştir. O dönemin iletişim olanakları düşünüldüğünde, oldukça hızlı bir giriştir bu. Sinema, diğer Avrupa ülkelerine de neredeyse Türkiye ile aynı tarihte girmiştir. Sinemanın ilk yıllarında, Lumières kardeşlerin operatörlerini ve Fransız Pathé firmasını, her ülkede görmek olasıdır. Türkiye açısından bakıldığında, 14 Kasım 1914’e kadar, Türkiye’de hep yabancıların çektiği filmler gösterilmiştir. Bunların büyük çoğunluğunu Lumières’lerin çektiği filmler oluşturmaktadır. Promio gibi operatörler Türkiye’de de bir çok belge film çekmişlerdir. Bu operatörler dışında, Osmanlı uyruğunda olan Manaki Kardeşler, Osmanlı sarayında ve ülkenin bir çok yerinde çekim yapmışlardır. Ancak Türk olmadıkları için çektikleri filmler ilk Türk filmi olarak kabul edilmemektedir. 11 Kasım 1914 tarihinde, Goeben (Yavuz) ve Breslau (Midilli) zırhlılarının, Odessa limanı da dahil olmak üzere, diğer Karadeniz kıyılarını bombalamaları sonucu resmen savaşa girmiş sayılan Osmanlı İmparatorluğu içerisinde, bu tarihten sonra bazı gösteri ve mitingler düzenlendi. İlan edilen Cihad-ı Ekber’den sonra, 14 Kasım 1915’te bir miting düzenlendi. Bu miting esnasında, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı (93 Harbi) sırasında, Rusların geldikleri en uç noktayı simgelemek için dikilen Yeşilköy’deki Aya Stefanos Abidesi yıkıldı. Daha önceden düzenlenen bu miting sırasında bu anıtın yıkılması planlanmış ve bu yıkımı görüntülemek için Avusturya’dan bir film ekibi getirilmişti.• Halkın ulusal duyguları doruktaydı. Bu yüzden, bu yıkım olayının bir Türk tarafından filme alınması gündeme geldi. Seferberliğin ilanıyla silah altına alınan Yedeksubay Fuat Uzkınay bu iş için uygun görülmüştü. Daha önce film gösterimi yapmış olan Uzkınay hiç film çekmemişti ve bu konuda bilgisi yoktu. Hemen o esnada, Avusturyalı film ekibi tarafından Uzkınay’a filmin nasıl çekileceği anlatıldı. Böylece Türk sinema tarihinin ilk filmi kabul edilen “Ayastefanos Abidesinin Yıkılışı” adlı film gerçekleştirilmiş oldu. Bu filmin çekildiği hemen hemen her kaynakta bulunmasına karşın, sadece kutuları bulunabilmiştir. Sinemanın Türkiye’de ilk kurumlaşması Merkez Ordu Sinema Dairesi’nin (MOSD) kurulmasıyla gerçekleşmiştir. Bu kurumu kuran Enver Paşa, Osmanlı İmparatorluğunun Başkumandan Vekili ve Harbiye Nazırıydı. Bu görevdeyken Almanya’ya yaptığı bir gezi sırasında, Alman ordusunda bir sinema kolunun kurulduğunu ve bu birimin, savaş sırasında çekilen görüntülerle belgeler oluşturduğunu gördü. Alman ordusu , sinema yoluyla savaş propagandası yapmakta ve aynı zamanda acemi erlerin eğitiminde bu yeni buluşu kullanmaktaydı. Enver Paşa, Türkiye’ye döndüğünde, 1915 yılında Merkez Ordu Sinema Dairesi’ni kurarak sinemanın gelişmesi için olumlu bir adım attı. Bu kurumun başına, Türkiye’de halka açık ilk film gösterimini yapan Romen uyruklu Sigmund Weinberg getirildi. Bu birimde görev alanlardan bazıları şunlardı: Fuat Uzkınay (Weinberg’in yardımcısı), Mazhar Kınay ve Cemil Filmer. MOSD, ilk başta belge filmler çekti ama bunlar Padişah’ın ve Enver Paşa’nın özel yaşamıyla ilgili filmlerdi. Weinberg ve Uzkınay, böyle filmler çekerek film çekimini öğrendiler ve deneyim kazandılar. Weinberg’in siyasal düşüncelerle bu görevden uzaklaştırılmasından sonra bu göreve Fuat Uzkınay getirildi. Merkez Ordu Film Dairesi için bir de tüzük oluşturuldu. Üst düzey subaylardan oluşturulan bir kurulun hazırladığı bu tüzüğe göre MOSD, 1- Cephelerde savaşan birliklerin harekatıyla ilgili filmleri; 2- Önemli olaylarla ilgili filmleri; 3- Askeri fabrikalarla ilgili filmleri; 4- Müttefik ülkelerden gönderilen yeni silahların kullanılışıyla ilgili filmleri; 5- Manevralarla ilgili filmleri çekecek ve gösterecekti. Askeri Müze’nin bir bölümüne taşınan MOSD, çektiği filmleri burada gösterdi. Yerli ve yabancı film arşivleri de yapan MOSD, kurmaca filmlere de el atmaya başladı. MOSD’nden başka, ordu ve halk arasında ilişkileri sağlamak amacıyla 1913 yılında kurulan Müdafaa-i Milliye Cemiyeti, 1916 yılında aldığı bir kararla sinema çalışmalarına başladı. Kenan Erginsoy, bu cemiyetin sinema kolu başkanı oldu. Almanya’dan getirilen aygıtlarla film çekimine başlayan Müdafaa-i Milliye Cemiyeti, savaştan görüntüler çekmekle işe başladı. Bunlar, haber filmi niteliğinde belge filmlerdi. Bu Cemiyet’in bir üyesi olan Sedat Simavi’nin girişimiyle, Cemiyet’in Divan Yolu’nda bulunan binasının alt katında bir stüdyo kurularak film çalışmalarına hız verildi. Burada, Weinberg’in yetiştirdiği Yorgo Efendi, film operatörü olarak çalıştı. Müdafaa-i Milliye Cemiyeti, kurmaca film alanına da el attı ve iki film yaptı: “Pençe” ve “Casus”. 30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Mütarekesi ile MOSD’nin ve Müdafaa-i Milliye Cemiyeti’nin elinde bulunan sinema araçları tehlikeye girmişti. Ordunun elinde bulunan malzemelerin düşmana devredilmesi gerekiyordu.Askeri bir kuruluş olan MOSD ve yarı askeri bir kuruluş olan Müdafaa-i Milliye Cemiyeti de elinde bulundurduğu malzemeleri vermek zorundaydı. Ama hemen bu duruma bir çözüm yolu bulundu. Bu kurumların elinde bulunan araç ve gereçler, Kasım 1919’da Malûlin-i Guzat-ı Askeriye Muavenet Heyeti’ne (Malül Gaziler Cemiyeti) devredildi. Malül Gaziler Cemiyeti, 1919 yılında sinema çalışmalarına başladı. Cemiyet ilk olarak “Mürebbiye” adlı bir filmin çekimine girişti. Filmin yönetmeni Ahmet Fehim Efendi, görüntü yönetmeni ise Mütareke’den sonra terhis olan Fuat Uzkınay idi.••• Bu film çekilirken İzmir işgal edildi. İstanbul’da mitingler düzenlendi ve gösteriler yapıldı. Filmin çekimini yarıda kesen ekip, bu mitingleri görüntülemeye başladı. Fatih ve Sultanahmet mitinglerinden alınan görüntüler, önemli belge filmleri olarak gelecek kuşaklara aktarıldı. Müdafaa-i Milliye Cemiyeti’nin elindeki araçların Malül Gaziler Cemiyeti’ne devrine ilişkin resmi karar ise, ancak 1919 yılının sonlarında, Takvim-i Vekai gazetesinin 3709 sayılı nüshasında yayınlanan “Mülga Müdafaa-i Milliye’den müdevver sinema alet ve edavatının meccanen Malülin-i Guzat-ı Askeriye Muavenet Heyeti’ne itasına dair” kararnameyle yürürlüğe girmiştir. Savaş sırasında bir başka sinema kuruluşunu ise Türkiye Büyük Millet Meclisi oluşturdu. TBMM Orduları bünyesinde kurulan bu kuruluş Ordu Film Alma Dairesi’dir. Bu daire, Malül Gaziler Cemiyeti’ne devredilen sinema araçlarını geri alarak film çekme işini kendi üzerine aldı.. İşgal güçlerinin, geri çekilirken, köy ve kasabalarda yaptıkları vahşeti görüntüleyen Ordu Film Alma Dairesi (OFAD), bu filmleri kurgulayarak, 1922’de “İstiklâl” (İzmir Zaferi) adlı belgeseli yaptı. Ordu destekli bu kuruluşlardan sonra, 1922’de, ilk özel film yapımevi olan Kemal Film kuruldu. Kemal ve Şakir Seden kardeşlerin kurduğu bu şirket, kurmaca filmlerin yanı sıra, Kurtuluş Savaşı’nı da belgeleyerek önemli bir görev üstlendi. Kemal Film 47 adet haber filmi yaptı. Sinema yazarı Erman Şener’in de vurguladığı gibi, bunların en önemlisi “Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın İzmit Cephesini Teftişi” adlı filmidir. Bu filmi, Fuat Uzkınay’ın yerine Kemal Film’de kameramanlık yapan Cezmi Ar çekmiştir. Ordu Film Alma Dairesi’nin yaptığı belgeleme çalışmaları da kayda değerdir. Bu dairenin çektiği önemli belge filmlerden birisi de ordunun İzmir’e girişidir. Günümüze kadar ulaşan bu görüntüler hala bir çok belgesel çalışmasında kaynak olarak kullanılmaktadır. Önemli bir belgesel ise, Fuat Uzkınay tarafından 1922’de başlanıp 1942’de bitirilen ve ilk adı “Zafer Yollarında” olan “İstiklal” filmidir. Fuat Uzkınay’ın Kemal Film adına yaptığı “Zafer Yollarında” filminin yanı sıra Ordu Film Alma Dairesi’nin şu çalışmalarını da saymak gerekmektedir: “İzmir Zaferi, Dumlupınar Vekayii”, “İzmir Nasıl İstirdat Edildi”, “İzmir’in İşgali”, “İzmir’deki Yunan Fecayii”, “İzmir Yanıyor”, “Gazi’nin İzmir’e Gelişi ve Karşılanışı”. Bunlardan başka, işgal orduları İstanbul’u terk ederken, Cezmi Ar tarafından, savaş içinde çekilen son belge filmi olan, “İşgal Ordularının İstanbul’u Terki” adlı belge filmi vardır. Mustafa Kemal Atatürk’ün de sinemaya önem vermesi ve desteklemesiyle belgeleme çalışmalarına ve kurmaca filmlere hız verildi. Türk yönetmenlerden başka, özellikle Sovyetler Birliği’nden yönetmenler çağrılarak belgeseller yaptırıldı. Bunlardan en önemlisi, 1970 yılında TRT televizyonunda gösterilirken yasaklanan, 1933 yapımı, Sergey Yutkeviç’in “Ankara Türkiye’nin Kalbi” adlı belgeseldir. Cumhuriyet’in 10. yıl kutlamalarından da görüntüler bulunan filme Yutkeviç’in yanısıra Oskaroviç Arnştam, Fikret Adil ve Reşat Nuri Güntekin de katkıda bulundu. Yabancı yönetmenlerden bir diğeri ise, Ha-Ka Film’in (Halil Kamil’in şirketi) tarafından getirilen Ester Şub’dur. Şub, 1937 tarihli “Türk İnkılabının Terakki Hamleleri” belgeselini gerçekleştirdi. Bu belgeselin yapım aşamasında Necati Çakuş ile birlikte üç yıl çalışmıştır. Ester Şub, Dziga Vertov ile de çalışmış ve onun sinema-göz kuramından yola çıkarak kendine özgü bir kuram oluşturmuştur: Compilation films (Derleme Filmleri, Kurgu Filmleri) Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki belge filmler ve belgesel filmlerin ele alındığı bu çalışmada, yine Cumhuriyet’in ilk yıllarında yapılan kurmaca filmlere de kısaca değinmek gerekir. Kurtuluş Savaşı’nı anlatan İlk önemli kurmaca film, Kurtuluş Savaşı’nda onbaşı rütbesiyle savaşa katılan Halide Edip Adıvar’ın romanından uyarlanan 1923 tarihli “Ateşten Gömlek” filmidir. Muhsin Ertuğrul’un yönettiği bu film, yine Ertuğrul’un ilklerinden birisidir. Bu filmden altı yıl sonra, ikinci bir kurmaca film çekildi. Kurtuluş Savaşı’nı anlatan bu filmin yönetmeni yine Muhsin Ertuğrul, film ise “Ankara Postası” filmidir. François de Currel’in La Terre Inhumain (Acımasız Dünya) adlı yapıtından Reşat Nuri Güntekin’in Bir Gece Faciası adıyla tiyatroya uyarladığı yapıtın sinemaya uyarlanmış halidir. Kurtuluş Savaşı’nda Kuva-i Milliyeci bir subayı anlatmaktadır. Ertuğrul’un Kurtuluş Savaşı’nı anlattığı üçüncü filmi 1932 tarihli “Bir Millet Uyanıyor” filmidir. Senaryo Nizamettin Nazif Tepedelenlioğlu’na aittir. Daha sonra yapılan kurmaca filmler: 1- İstiklal Madalyası (1948) – Ferdi Tayfur 2- Unutulan Sır (1948) – Şakir Sırmalı 3- Vurun Kahpeye (1949) – Lütfi Akad 4- Ateşten Gömlek (1950) – Vedat Örfi Bengü 5- Vatan İçin (1951) – Aydın Arakon 6- Sürgün (1951) – Orhan Murat Arıburnu 7- Yüzbaşı Tahsin (1951) - Orhan Murat Arıburnu 8- İstanbul Kan Ağlarken (1951) – Kâni Kıpçak 9- Fato-Ya İstiklal Ya Ölüm (1951) – Turgut Demirağ 10- Ankara Ekspresi (1952) – Aydın Arakon 11- İngiliz Kemal (1952) – Lütfi Akad 12- İki Süngü Arasında (1952) – Şadan Kamil 13- Meçhul Kahramanlar (1958) – Agah Hün 14- Bu Vatan Bizimdir (1958) – Nejat Saydam 15- Şahinler Diyarı (1958) – Rahmi Kafadar 16- Beklenen Bomba (1958) – Muharrem Gürses 17- Düşman Yolları Kesti (1959) – Osman Seden 18- Bu Vatanın Çocukları (1959) – Atıf Yılmaz 19- İzmir Ateşler İçinde (1959) – Osman N. Ergün 20- O’nun Süvarisi (1959) – Nusret Eraslan (Albay) 21- Ateşten Damla (1960) – Memduh Ün 22- Kalpaklılar (1960) – Nejat Saydam (Samim Kocagöz’ün romanından) 23- Ankara Ekspresi (1970) – Muzaffer Aslan 24- Yorgun Savaşçı (1979) – Halit Refiğ (TV Dizisi) 25- Küçük Ağa (1983) – Yücel Çakmaklı (TV Dizisi) 26- Ateşten Günler (1991) – Ziya Öztan 27- Kurtuluş (1994) – Ziya Öztan 28- Yaban (1996) – Nihat Durak 29- Atatürk (1999) – Tolga Örnek 30- Esir Şehrin İnsanları (2003) – Cafer Özgül (TV Dizisi) 31- Cephane Yolu (Proje Aşamasında) – Yücel Çakmaklı Görüldüğü gibi, ilk özel film yapım şirketi Kemal Film’in kuruluşuna kadar, Türkiye’de sinema, ordunun kurduğu sinema kuruluşlarıyla ayakta durmakta ve tutunmaya çalışmaktadır. Bu kuruluşlar anımsanırsa şunlardı: 1- Merkez Ordu Sinema Dairesi 2- Müdafaa-i Milliye Cemiyeti 3- Malül Gaziler Cemiyeti 4- Osmanlı Donanma Cemiyeti 5- Ordu Film Alma Dairesi Kurtuluş Savaşı sırasında TBMM Orduları tarafından kurulan sonuncusu da bu kategoriye konulabilir. Cumhuriyet’ten önce Enver Paşa’nın, Cumhuriyet’ten sonra ise Mustafa Kemal Atatürk’ün çabalarıyla sinema gelişme göstermeye çalışmış, ancak fazla bir ilerleme kaydedememiştir. Yukarıda sayılan kuruluşların çektiği belge filmler ve daha sonra bu belgelerin kurgulanmasıyla oluşturulmuş belgesellerden bir çoğu günümüze kadar gelmiştir. Bu belge filmler, özellikle savaş sırasında çekilen görüntülerden oluşmaktadır. Türkiye’de Kara Kuvvetleri Foto Film Merkezi’nde bulunmaktadır. Diğer bir belge film kaynağı da Sovyet Film Arşivi’dir. Türkiye ile aynı yıllarda film çalışmalarına başlayan Sovyetler Birliği’nde, Lenin’in “sinema bizim için sanatların en önemlisidir” sözleriyle desteklediği sinema çalışmaları, Sovyet Sinema Okulu VGIK’in kurulmasıyla sonuçlanmış ve bu okuldan çok sayıda sinemacı yetişmiştir. Sovyet sinemasının temeli o dönemde atılmıştır. Almanya’da Enver Paşa’nın örnek aldığı Ordu Film Dairesi’nden UFA şirketi doğmuş ve Alman sinemasının temelini oluşturmuştur. İtalya’da, Mussolini döneminde kurulan Cinecitta stüdyoları İtalyan sinemasının gelişmesini sağlamıştır. Türkiye’de bu işe erken başlanmasına karşın, uzun bir süre önemli bir gelişme olmamış, sinema tiyatro etkisinde kalmıştır. Kurtuluş Savaşı ile ilgili ilk üç film bile aynı yönetmenin elinden çıkmıştır. Lenin’in Sovyet devrimi için sinemayı kullanması Türkiye’ye uyarlanamamış, bu yüzden Cumhuriyet Devrimlerini ve Kurtuluş Savaşı’nı anlatan filmler yapılamamıştır. Sovyetler Birliği işi sıkı tutmuş, propaganda trenleri düzenleyerek ülkeyi bir baştan bir başa gezmiş ve bu trenlerde belge filmler gösterilerek devrimin propagandası yapılmıştır. Gidilen bu yerlerde çekimler de yapılmış ve bu çekimlerden de bir film ortaya çıkmıştır. Sinemanın görsel gücü fark edilmişse de, bundan yeterince yararlanılmamıştır. Uzun süre tek yönetmen egemenliğinde kalan sinema gelişememiştir. Sadece Sovyetler Birliğinde değil Almanya’da da sinemanın önemi kavranmış ve Goebels’in desteğiyle Leni Riefenstahl’a “İradenin Zaferi” filmi yaptırılarak Nazi propagandası yaptırılmıştır. Türkiye’nin bu iki ülkeyle ilişkileri, Cumhuriyet’in ilk yıllarında da gelişmiş durumdaydı. Ancak Türk sineması bu ülke sinemaları kadar etkili kullanılamamıştır. Kaynaklar 1- Atilla Dorsay, Sinema ve Çağımız-1, Hil Yayın, İstanbul, Nisan 1984. 2- Salih Gökmen, Bugünkü Türk Sineması, Fetih Yayınları, İstanbul, 1973. 3- Şükaran Kuyucak Esen, Şükran, Türk Sinemasının Kilometre Taşları, Naos Yayınları, İstanbul, Ekim 2002. 4- Alim Şerif Onaran, Türk Sineması (I. Cilt), Kitle Yayınları, Ankara, Şubat 1994. 5- Alim Şerif Onaran, Türk Sineması (II. Cilt), Kitle Yayınları, Ankara, Mart 1995. 6- Nijat Özön, İlk Türk Sinemacısı Fuat Uzkınay, aktaran Erman Şener, a.g.e., s. 15. 7- Nijat Özön, Karagöz’den Sinemaya – Türk Sineması ve Sorunları, 1. Cilt, Kitle Yayınları, Ankara, Mart 1995. 8- Nijat Özön, Karagöz’den Sinemaya – Türk Sineması ve Sorunları, 2. Cilt, Kitle Yayınları, Ankara, Mart 1995. 9- Erman Şener, Kurtuluş Savaşı ve Sinemamız, Dizi Yayınları-Sinema Dizisi-1, İstanbul, Ocak 1971. 10- Nebahat Akgün Çomak, Türk Sinemasında Ordu-Merkezli Sinema Dairesi’nin Önemi ve Yeri-Sinemanın Doğuşu ve Ülkemize Girişi, İletişim Fakültesi Dergisi, Sayı 7, İstanbul, 1998. 11- Esra Biryıldız, Atatürk ve Sinema, Marmara İletişim Dergisi, Sayı 7, İstanbul, Temmuz 1994. 12- Şükran Kuyucak Esen, Atatürk ve Kurtuluş Savaşı Filmleri, Marmara’nın Sesi Dergisi, Sayı 14, 1985. 13- İ. Altuğ Işığan, Yeşilçam’dan Önce Türkiye’de Sinema Sektörü, Yeni Film, Sayı 1, İstanbul, Nisan-Haziran 2003. 14- Giovanni Scognamillo, Türk Sinemasının Ekonomik Tarihine Giriş, Yeni İnsan Yeni Sinema, Sayı 9, İstanbul, Bahar 2001. Yrd. Doç. Dr. Battal Odabaş İ.Ü. İletişim Fakültesi, Radyo Televizyon Sinema Bölümü
__________________ Ben bir kelebeğim Yarın öleceğim Kanatlarım emanetti Çırılçıplak gömüleceğim ![]() ![]() |
| | |
| | #3 (permalink) |
| [eLzeM] ![]() ![]() Üyelik tarihi: Apr 2007 Nerden: çikoLata diyarından =)
Mesajlar: 1.764
Rep Gücü : 4464 Rep Puanı : 444246 Rep Seviyesi : ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | --->: Türk Sineması Sinemanın İlk Yılları Düzenli işleyen bir sinema endüstrisinin üç önemli ayağı bulunmaktadır: yapım, dağıtım ve gösterim. Türk sineması üzerine yapılan çalışmalar, Türkiye’de sinema endüstrisinin tarihini genellikle film yapımı ile başlatmak eğilimindedir. Ancak, Türkiye’de sinema 1896’nın sonlarında gösterimle başladı ve Osmanlı’nın son dönemine denk düşen sinemanın Türkiye’deki ilk yılları, özellikle yabancı film dağıtımının ve gösteriminin baskın olduğu bir dönem oldu. Cumhuriyet’in kurulduğu 1923 yılına kadar yalnızca sekiz film yapıldı. Film yapım sayısının artmaya ve sinemanın daha geniş bir izleyici topluluğuna ulaşmaya başladığı 1950’lerin sonundan 1980’li yılların ortasına kadar olan ve “Yeşilçam Dönemi” olarak da bilinen yaklaşık 30 yıl boyunca ise “bölge işletmecileri” diye anılan sinema salonu sahibi ya da işletmecilerinin kontrolündeki dağıtımın yapım ve gösterim üzerinde belirleyici bir etkisi oldu. 1980’lerin sonundan başlayarak, yerli film yapım sayısındaki hızlı düşüş ve karşılığında yabancı film, özellikle Amerikan sinemasının ürünlerinin sayısındaki hızlı artış, Türkiye’nin sinema ortamında, ilk yıllardakine benzer biçimde, yeniden gösterimin ağırlık kazanmasına neden oldu. Yerli ve yabancı film dağıtımı ise, yeni dönemde el değiştirerek büyük Amerikan dağıtım şirketlerinin kontrolüne geçti. Osmanlı İmparatorluğu’nun reformlar dönemine denk gelen sinemanın ilk yıllarında ordu, bir kurum olarak batılılaşma çabalarında önemli bir rol oynadı ve sinematografik aygıtların getirilmesine ve film yapımına öncülük etti. 1915 yılında Almanya’ya yaptığı bir gezi sırasında Alman ordusunun film birimince gerçekleştirilen belgesel yapımlardan etkilenen Harbiye Nazırı Enver Paşa’nın emriyle aynı yıl Merkez Ordu Sinema Dairesi kuruldu. Pathé Fréres şirketinin bölge temsilcisi Sigmund Weinberg’in başına getirildiği haber filmleri ve belgeseller üreten birim, kurmaca film yapımının da başlatıcısı oldu. 1917’de Müdafaa-i Millîye Cemiyeti ve ardından Mâlul Gaziler Cemiyeti adlı kuruluşlar kısa ve belgesel film çalışmalarını sürdürdü. Türk sinemasında ilk özel yapım şirketi olan Kemal Film 1922 yılında kuruldu. Yukarıda belirtilen kurumlardan sinematografik aygıtları kiralayarak ve bu kurumlarla işbirliğine giderek film yapım işine girişen şirketin başına, Türkiye’de tiyatronun önde gelen yönetmenlerinden ve oyuncularından Muhsin Ertuğrul getirildi. Daha sonra, 1928’de, ikinci özel film yapım şirketi İpek Filmin kuruluşuna da önayak olan Ertuğrul, sinema tarihçisi ve yazarı Nijat Özön’ün “Tiyatrocular Dönemi” olarak andığı bir dönemin başlatıcısı oldu. İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatroları oyuncularının ve bu tiyatro tarafından sahnelenen kimi oyunların Ertuğrul’un yönetmenliğinde perdeye taşındığı ve 1930’lara kadar süren bu dönem, aynı zamanda sesin ve rengin Türk sinemasına geldiği dönem oldu. Ertuğrul, 1922 ile 1953 arasında toplam 29 film yaptı. Türkiye’de sinema 1940’ların sonuna kadar, çok az sayıda yapım şirketinin faaliyette bulunduğu marjinal bir sektör olarak kaldı. Örneğin, Kemal Film ve İpek Film 1939 yılına kadar film yaparken, 1939 ile 1948 arasında pazara yalnızca dört yeni şirket katıldı. 1917 ile 1946 arasında yapılan film sayısı 46 idi ve 1917 ile 1937 arasında, yani 20 yıllık bir dönem içinde yer alan sekiz ayrı yılda bir tek film bile üretilmedi. Bu süre içinde endüstrinin yapım ayağının gelişememesinin çeşitli nedenleri bulunmaktaydı. Sınırlı sayıda kaynağa sahip olan genç Cumhuriyet’in tek parti hükümeti, öncelikle altyapı çalışmalarına ağırlık vermişti. Cumhuriyet’in ilk yıllarında faaliyetlerine başlayan Türk yatırımcıların film endüstrisini geliştirmek ve üzerinde kontrol kurmak için ne arzusu ne de yeterli sermayesi yoktu. Bu işadamları, yeni bir ulusun ekonomik alanda öncüleriydi ve çok az ticari deneyime sahipti. Ancak, sırası gelmişken belirtmek gerekir ki, Türkiye’de film yapımı hiçbir zaman büyük sermayenin ilgisini çeken bir alan olamadı. Ayrıca, o yıllarda Anadolu’nun birçok köşesi için ulaşımın ve elektrifikasyonun bir sorun olması, sinemanın uzun bir süre yalnızca İstanbul gibi büyük kentlere özgü bir eğlence biçimi olarak kalmasına neden oldu. Türk sinemasının iki ünlü yönetmeni: Daha çok popüler filmlere imza atmış olan Osman Fahir Seden (1924-1998), 136 film yönetti ve 300 kadar senaryo yazdı. Ömer Lütfi Akad (1916) "Beyaz Mendil" (1956), "Vurun Kahpeye" (1950), "Hudutların Kanunu" (1966) ve daha birçok filminde Türkiye'nin toplumsal gerçeklerini sade bir anlatımla perdeye getirdi. Türkiye'de sinemanın öncü isimlerinden Ali Fuat Uzkınay (1888-1956), çeşitli belgeseller yönetti ve ilk kurmaca filmlerde görüntü yönetmenliği yaptı. Uzkınay'ın 1914'de gerçekleştirdiği ileri sürülen ve ilk yapım olarak kayıtlara geçen "Ayastefanos'dak i Rus Abidesi'nin Yıkılışı" adlı belgesel filmin kopyasına ya da filmle ilgili herhangi bir fotoğrafa ise bugüne kadar ulaşılabilmiş değil.
__________________ Ben bir kelebeğim Yarın öleceğim Kanatlarım emanetti Çırılçıplak gömüleceğim ![]() ![]() |
| | |
| | #4 (permalink) |
| [eLzeM] ![]() ![]() Üyelik tarihi: Apr 2007 Nerden: çikoLata diyarından =)
Mesajlar: 1.764
Rep Gücü : 4464 Rep Puanı : 444246 Rep Seviyesi : ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | --->: Türk Sineması Yeşilçam'a Doğru ![]() ilk renkli film Türkiye’de sinema, tek parti döneminden çok partili sisteme geçiş sürecinde, yani 1946 ile 1950 arasında, büyük kentlerde popülerlik kazandı, ulaştırma ve kentleşme gibi alanlardaki ilerleme sonucu Anadolu’da da yaygınlaşarak göreceli bir canlanmanın içine girdi. Belediye Gelirleri Kanunu’nda 1948 yılında yapılan değişikle eğlence resminin yerli filmler için %25, yabancı filmler içinse %75 olarak belirlenmesi, yerli girişimcileri cesaretlendirerek yapım şirketlerinin sayısıyla birlikte üretilen film sayısında da tedrici bir artışa neden oldu. Film endüstrisinde 1950’lilerde artarak süren bu canlanma, yerli sinemanın kitlesel bir iletişim aracı haline gelmesi ve kurumlaşması sonucunu getirdi. Bu dönem içinde ilk canlandırma filmi (Evvel Zaman İçinde, Turgut Demirağ, 1950) ve ilk renkli film (Halıcı Kız, Muhsin Ertuğrul, 1953) yapıldı, ilk büyük gişe başarısı (Mezarımı Taştan Oyun, Atıf Yılmaz, 1951) yaşandı, sinema magazin dergileri yayımlanmaya ve yıldız yarışmaları düzenlenmeye başlandı. 1940’ların sonunda görülen sinema alanındaki bu hareketlilik 1960’larda en yüksek noktasına ulaştı. Sinemaya gitmek, tüketim alışkanlıkları değişen aileler için başlıca boş zaman etkinliği haline gelirken, Türk sineması da kendi iç pazarında hakim bir konuma ulaştı. 1960 ile 1972 arası, film yapım sayısı ve yerli filmlerin ülke çapındaki popülerliği açısından altın dönem özelliği taşır. Öyle ki, Türk sineması 1966 ve 1972 yılları arasında yılda yaklaşık 200 filmlik bir üretimle, hatta 1972’de 301 filmle dünyada en çok film yapan ülke sinemaları arasında yer alır. Bu sürecin ortaya çıkmasında, yalnızca eğlence resmindeki indirim değil, Türkiye’de kapitalizmin yükselişi ile televizyonun henüz yayıma başlamamış olması da belirleyici nedenler arasında sayılmalıdır. Film yapım sayısındaki yukarıda özetlenen hızlı artış, yıldız sisteminin ve popüler film türlerinin ortaya çıkmasına katkıda bulundu. 1950’lerin sonunda gündeme gelen bu yöndeki gelişme, Türkiye’de sinemanın seyriyle ilgili çok temel, belirleyici bir dönemin de başlangıcına işaret etmektedir: yaklaşık otuz yıl sürecek olan “Yeşilçam dönemi”. İstanbul Beyoğlu’nda, dönemin film yapım şirketlerinin bürolarının bulunduğu sokakların birinden adını alan Yeşilçam, bölge işletmecileri (dağıtımcılar), küçük ve görece olarak büyük yapım şirketleri ve yıldız olgusuna dayalı bir sistemdi. Türkiye’de ana akım sinemanın biricik temsilcisi olduğunu söyleyebileceğimiz “Yeşilçam”, belli formüllere, kalıplara dayalı popüler bir sinema anlayışına işaret etmektedir. “Yeşilçam” sisteminde, İstanbul’daki yapım şirketleri, yıllık film programlarını genellikle dağıtımcılardan gelen talepler doğrultusunda gerçekleştirmekteydi . Buna göre, bölge işletmecileri herhangi bir film projesi için öykünün ana hatlarını ve projede rol almasını istedikleri yıldız oyuncuların isimlerini yapımcılara bildirir, filmin gösterim haklarının önceden satışı gibi de değerlendirilebilece k olan dağıtımcılardan alınan avansla film yapılır ya da gösterimden sonra gelirin paylaşımı yoluna gidilirdi. Bu arada, projelerin belirlenmesinde yıldız oyuncuların da önemli bir rolü olduğunu belirtmek gerekiyor. Yeşilçam sisteminin işleyiş biçimi, küçük ya da görece büyük bütçeli, çoğunlukla kısa sürelerde çekilen ve genellikle öykü kuruluşu, anlatım tarzı ve oyunculuk repertuarı açısından birbirini tekrar eden bir filmler toplamının ortaya çıkmasına yol açtı. Bu dönemde, film sayısıyla birlikte yapım şirketi sayısı da hızla arttı. Örneğin, toplam 599 filmin çekildiği 1966 ile 1968 arasında 231 yapım şirketi faaliyet göstermekteydi; ancak, bunlardan %72.8’i, yani 168 şirket, yalnızca bir ilâ üç film gerçekleştirdi. Bu arada, sektör dışından gelen girişimcilerin yanısıra, Ayhan Işık, Orhan Günşıray, Yılmaz Güney ve Atıf Yılmaz gibi meslekten isimler de kendi yapım şirketlerini kurdu. 'Yeşilçam Dönemi'nde yapılan çok sayıda film arasında, batı popüler kültürünün sinemadan ya da foto-romandan gelen Killing ya da Superman gibi kurmaca kahramanlarını konu edinen çoğu ucuz bütçeli aksiyon türünde yapımlar da yer alıyordu. Cumhuriyet'in onuncu yıldönümünü nedeniyle belgesel filmler yapmak üzere Rus sinemacılar Sergey Yurtkeviç ve Lev Oskaroviç Arnstam Türkiye'ye davet edildi. İki sinemacı, uzun bir çalışma sonunda Ankara, Türkiye'nin Kalbi (1934) adlı belgeseli gerçekleştirdi. Fotoğrafta Sergey Yurtkeviç ile yazar ve eleştirmen Fikret Adil (1901-1973) bir arada. Adil, Türkiye'de sinema üzerine eleştiri yazıları yayımlanan ilk yazar. Cumhuriyet, Vakit, Akşam, Yeni İstanbul ve Havadis gazetelerinde yazmış olan Adil, 1931'de Artist, 1939'da S.E.S dergilerini çıkardı. Kaynak cumhuriyet.kulturtur izm.gov.tr
__________________ Ben bir kelebeğim Yarın öleceğim Kanatlarım emanetti Çırılçıplak gömüleceğim ![]() ![]() |
| | |
| | #5 (permalink) |
| [eLzeM] ![]() ![]() Üyelik tarihi: Apr 2007 Nerden: çikoLata diyarından =)
Mesajlar: 1.764
Rep Gücü : 4464 Rep Puanı : 444246 Rep Seviyesi : ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | --->: Türk Sineması Erotik Filmler Furyası Atilla Dorsay seks filmleri furyasının nasıl başladığını şöyle anlatır: "(Bu tür filmlerin yayılması) Batı'daki yayılmayı izler biçimde 1970'lerden sonra oldu. 73'lerde ülke çapında yaygınlaşan TV yayınlarının etkisiyle sinemamız, tarihinde gördüğü en büyük bunalıma düşmüş, sinema salonları sinek avlamaya başlamış, aileler yeni "oyuncak"larının başında evlerine kapanmışlardı. sinema bunalımı atlatmak üzere TV'nin veremediğini, yani şiddet ve seksi vermeye ve özellikle TV alıp izleme düzeyinde olmayan bir kesime, "sokaktaki adam"a, gelir düzeyi düşük bir "lumpen seyirci"ye dönme gereğini duydu." Seks filmlerinin aralarındaki rekabet ortamı sonraları giderek kızıştı ve daha çok seyirci çekmek isteyen bazı prodüktörler zamanla bu filmlerin arasına 60-70 metrelik pornografik parçalar eklemeye başladı. (Sinemacılar arasında bunun adına "blok-seks" denirdi.) Seks filmlerinin pespayeliği önce adlarından belli oluyordu. Agah Özgüç'ün deyimiyle sinemamızı "hela duvarı edebiyatına" döndüren bu film adlarından kısa bir seçki yapalım: Ah Deme Oh De, Ah Ne Adem Dilli Badem, Bana Beş Avrat Yetmez, Beş Dakikada Beşiktaş, Dam Budalası, Fırçana Bayıldım Boyacı, Hababam Git Hababam Gel, Hasan Almaz Basan Alır, Kartal Pendik Gittik Geldik, Oh De Yavrum Oh De, Şipşak Basarım, Tak Fişi Bitir İşi, Vur Davula Tokmağı, Ye Beni Mahmut... Seks filmlerinin çoğu erotik komedi tarzında çekiliyordu. Bu tür filmlerin baş erkek oyuncusu Sermet Serdengeçti'ydi. Daha sonra Ali Poyrazoğlu, Aydemir Akbaş, Hadi Çaman, Mete İnselel, İlhan Daner, Alev Sezer ve Bülent Kayabaş gibi tiyatro kökenli oyuncular da bu tür filmler çevirdi. Bir başka tür olarak da "seks avantürleri"nden söz edebiliriz. Özellikle "Parçala Behçet" tipiyle büyük ün yapan Behçet Nacar'ın yanısıra "çapkın kabadayı" rollerinde Tamer Yiğit, İrfan Atasoy, Yalçın Gülhan, Yılmaz Köksal ve Cihangir Gaffari gibi isimlere rastgeliriz. Seks filmlerinin ünlü kadın oyuncuları için kısa bir liste yapmak zor. Ama ilk akla gelen isimler olarak Zerrin Egeliler, Arzu Okay, Mine Mutlu, Bahar Erdeniz, Mine Soley, Figen Han, Dilber Ay, Harika Öncü ve Sabahan'ı saymak mümkün. Seks filmlerinde karşımıza oyuncu olarak çıkan bir diğer kesim de pavyonlarda çalışan travesti, transseküel ve eşcinsellerdir. Özellikle "erkekten dönme kadınlar" seks filmlerinde bol bol boy gösteriyorlardı. Ameliyatla kadın olan oyuncular arasında en ünlüleri Christian Carol, Emel Aydan, Derya Sonay ve Aylin Berkay'dı. Peki bu filmleri kimler çekiyordu? Seks filmi yönetmenleri arasında öne çıkan isimler olarak Nazmi Özer, Naki Yurter, Aram Gülyüz, Oksal Pekmezoğlu, Yılmaz Atadeniz, Ümit Efekan, Yücel Uçanoğlu, Ülkü Erakalın, Sırrı Gültekin ve Aykut Düz'ü görüyoruz. Bu dönemin sonlarına doğru gerçek anlamda porno filmler de çevrilmeye başlandı. Başrol oyuncusu olarak ilk porno film çeken Zerrin Doğan'dır. Naki Yurter'in 1979 yılında yönetmenliğini yaptığı "Öyle Bir Kadın Ki" adlı filmde, Zerrin Doğan'ın filmin erkek oyuncusu Levent Günel'le en özel ayrıntılara kadar sevişmesi yakın planlarda sergileniyordu. Daha sonra bu porno yıldızları arasına Dilber Ay ve birkaç isim daha katıldı. Seks filmleri 1980 yılında hükümet kararıyla yasaklandı. Kaynak Sinema Dergisi
__________________ Ben bir kelebeğim Yarın öleceğim Kanatlarım emanetti Çırılçıplak gömüleceğim ![]() ![]() |
| | |
![]() |
| Bookmarks |
| Tags |
| turk sinemasi, seruveni |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | |
| Stil | |
| |
Benzer Konular | ||||
| Konu | Yazan | Forum | Cevaplar | son Mesaj |
| 2007 Yılında Türk Sineması 34 Adet Filmin Çekimini Gerçekleştirdi | are_zoo | Sinema Sohbet | 0 | 12.01.08 01:23 PM |
| Geleceğin Sineması - 4 İçin Son Başvuru Tarihi: 28 Ocak 2008 | are_zoo | Sinema Sohbet | 0 | 12.01.08 01:12 PM |
| Türk Sineması Repliği | gulsengursen | Sinema Sohbet | 9 | 12.01.08 02:41 AM |
| Türk Bireyi Kuramına Giriş: Türk Kültürünün Olanakları - Doğan ERGUN | Periyim | Kitap Özetleri | 0 | 10.01.08 04:44 PM |
| Türk Birliği /Türk Dünyası Nasıl Birleşir ? | deltri | Kitap-Roman Tanıtımları | 0 | 04.01.08 07:10 AM |