![]() |
| | #1 (permalink) |
| kötü çocuk Güneş in batışıyla sahne alan sessizliği kavak ağaçlarının alkışları yırtıyor, bütün kavaklar rüzgarın sahne alışını alkışlıyor yapraklarını bir birine olanca güçleriyle vuruyorlar. Kavakların ardında kalan meşe ağaçları, daha bir olgun karşılıyor rüzgarı. Gece hayatı canlanmaya başlıyor yavaş yavaş. Önce ses ayarı yapıyor elçin böcekleri, başlıyorlar geceyi gece yapan o büyülü melodileri söylemeye. Gece gıri ve siyah tonlarla kaplı ressamın tualini oluştururken, çam ağaçlarının kısık sesle söyledikleri şarkı takılıyor kulağıma. Derinden gelen, ney sesine benzeyen sesiyle tasavvuf musikisi üfürüyor, derin ormanın karanlığına. Huzur! Huzur kaplıyor her yanı. Kendi aralarında konuştuklarını duyuyorum ağaçların. Meşe biraz inat, ne söyleseler tersini iddia ediyor hiçbir arkadaşına katılmıyor hiçbir fikirde. Çam kalın kabuklarıyla koca bir tarihi seslendiriyor “daha dün akıncılar geçmişti buradan” diyor. “Bu koca gövde ne günler gördü ne savaşlara ne aşklara tanıklık etti” diyor, ve kavak ağaçlarına sesleniyor. “ size diyorum genç ve toy kardeşlerim her rüzgarda gürültünüzle yıkıyorsunuz etrafı biraz sessiz, biraz sessiz olun” Çam başlıyor anlatmaya “Vakti zamanında gök kubbe delinmiş ve öyle yağmur yağmıştı ki, çobanlarla beraber ineklerin de önümdeki dereden sele karışıp akıp gittiklerini görmüştüm. Şehri sel basmıştı” diyor ve “şu gövdemdeki büyük yara da o gün bedenime çakan şimşekten hatıra kaldı. Bak bir yanım hafif kambur ve yaralıdır bedenimin” diyor. Cırtlak bir sesle çam ağacının lafı kesiliyor “ hadi be! Nerde şimşek çaktı, senin beline yunanın top mermisi çarptıydı” çam ağacının lafını küçük bir ardıç ağacı cırtlak sesiyle kesiyordu. Sinirlenen çam ağacı öyle güçlü bir ses çıkarıyor ki kozalaklarını ardıcın üstüne doğru öyle fırlatıyor ki, uğultudan bütün orman uçup gidecek sandım. Ardıcın bu lafı onu kızdırmıştı. Ardıç yanındaki dikenli karapıynara yaslanıp sinsice gülüyor ve çam ağacının hiddetinden memnun oluyordu. Karapıynar çok kahraman ve baba bir çalıydı yapraklarının ucu kırmızı sık ve dikenli asla içi görünmez, ve kimin başı sıkışsa onun dalları arasına saklanır o da gövdesini siper eder, ona sığınan canlılara kimsenin ulaşılmasına izin vermezdi. Bir ara çam ağacı bana seslendi “gel sana minder serdim şöyle kollarımın altına gel” bende sözünü dinleyip yumuşacık olan yapraklarından yaptığı minderin üzerine doğru sürünüp yaslandım, kalın kabuklu gövdesine. İçime bir güven serpildi o çam beni tanıyor ve bütün karanlığa o ney sesiyle sesleniyordu. “ Hey! Bütün orman! Size diyorum, daha dün elinde sopasıyla ineklerin ardından koşan yırtık ayakkabılı yaramaz arkadaşımız, bizi ziyarete gelmiş” ben biraz utanıyorum çam ağacından. Çünkü oyuncak traktör ve kayık yapmak için o koca gövdesine çok acı çektirmiştim. Meşe ağacından yaptığım kazıkları çam ağacının gövdesine saplıyor ve onun kabuklarını bir yaranın kabuğunu sökermişçesine kaldırıyordum. O kabuğun söküldüğü yerden kan misali akan yapışkan sıvıyı elimden temizleyemiyor onun için de sinirleniyordum eskiden. Ama çam ağacı bunu benim çocukluğuma vermiş, yüzüme çarpmamıştı. O çok asil bir ağaçtı. Halbuki kuşkonmazlar beni görünce hemen tanımış ve gömleğimin arkasından tutup gömleğimi yırtmışlardı, ormana gelirken. Onlardan düdük yapmak için bir çoğunun kolunu kanadını kırmıştım hiç unutmamışlar. Ne yapsalar haklılar. Etrafta tabiatın gerçek sahiplerinin olduğunu hissediyorum. Beni izliyorlar ve anlam veremiyorlar, gecenin bu vaktinde eski bir dostu görmeye. Yada düşmanı. Aslında hepsi biraz tedirgin beni görmekten. Hepsinin bende, benim de hepsinde bir hatıram, bir izim vardı. Kertenkelelerin kuyruklarını, çekirgelerin bacaklarını kopardığımdan utandım, örümceklerden özür diledim, onları bir daha bir küçük ot parçasıyla kandırmayacaktım. Karıncaları bir biriyle dövüştürmeyecek, kirpiyi suya atmayacaktım. Kaplumbağaların üstüne çıkıp beni götürmelerini beklemeyecektim. Su içtiğim pınarlarda suya düşmüş böcek ölüleri olurdu, onları bir kenara üfleyip eğilip suya, tehlikeli bir aslan gibi suyumu içerdim. Ama o suya yavrulayan hem kurbağanın, hem de yavrularının benim olduğum yerde hayati tehlikesi vardı ben acıma bilmezdim. Onların yavrulama hakları benim su içme hakkımın yanında hiçbir anlam taşımıyordu. Bütün tabiattan utanıyor ve onların beni böylesine dost karşılamalarını beklemiyordum. Yanımda getirdiğim el fenerini karanlığa sıktığımda elmas gibi parlayan gözler hiçte yabancı gelmemişti, bu gözler ininin ağzına ateş yaktığım yavrularını dumandan boğduğum tilkinin gözleriydi. Ve yavrularını yakalamak için inine girdiğim pirelerinin saldırısına uğradığım tilkiydi. Sadece onun hakkını bile ödememe imkan yoktu. Belki de onun yavrusuydu hepsi bir birine benziyordu. Sonra pişmanlıklarım artmaya, daha da artmaya başladı. Çünkü aklıma sapanım geldi. O lastikleri her gerdiğimde tabiatın parçası olan bir canlı daha son nefesini verir, ben de attığını vurmanın gururunu yaşardım arkadaşlar arasında. En çok kuşu ben vurmuş en fazla yılanı ben öldürmüştüm. Canlı olan her şeye karşı bir öldürme içgüdüsü taşıyordum. Hangi ağaçta hangi kuşun yavrusu olduğunu bilir, onların büyümesi için sabırsızlıkla beklerdim. Pişirilecek kadar olmalıydılar. Sincaplar beni gördüklerinde yavrularını bile bırakıp kaçıyorlar ama elimden kurtulamıyorlardı. Ben hiçbir canlıya saygı duymuyor onların da yaşamaya hakkı olduğunu düşünmüyordum. Köy hayatında kendi kendime kaldığım orman ve dağ ortamı beni vahşileştirmiş ve ben bunun farkında olmamıştım. Şimdi bir gece vaktinde tüm geçmişimi muhasebe yaparken, aslında bütün tabiatın beni cezalandırmasını bekliyordum. Ama onlar benim gibi değillerdi. Onlar yaradılıştan asil ve adaletliydiler. Beni dostça karşılayarak utanmaktan bile utandırmışlardı. Ben geçmiş yılların utancını yaşayalı çok olmuştum, ama onlarla yüzleşmenin korkusunu yaşıyordum. Şimdi bir zifir karanlıkta onlarla baş başayım. Hani o korkunç karanlıkta hani o içimize ürperti veren ormanda. Anlamıştım en büyük korku en büyük ürperti bir insanın varlığıydı aslında. Kalktım yerimden bütün ormandan ve sakinlerinden özür diledim bağırarak. Ve yine bazı sakinleri rahatsız ettiğimi istemeden. Çam ağacından kalkan güvercinlerden anladım; “şimdi onlar karanlıkta nereye konacaklardı” çok üzüldüm. Bir ders daha aldım. Ben çok değişmiştim ama onlar bunu bilmiyorlardı. Hiçbir canlıyı öldürmüyordum. Kolumdan sokan kırkayağı bile öldürmedim; o kendini savunmuştu. Ve canını kurtarmak için hızla uzaklaşmıştı. Tabiatta hiçbir canlı insan oğlu gibi serserilik olsun diye, hiçbir canlıya zarar vermiyordu. Her canlı mert ve onurlu bir hayat sürüyor ihtiyaçlarını ihtiyaçları kadar karşılıyorlar ve kimsenin kimsede hakkı kalmıyordu. Bu şaşılacak bir adalet. Bu Yaradan’ın kudretiydi… Sonra ilerledim yavaş ve sessizce yürüdüm eve doğru, daha fazla etrafı tedirgin etmemeliydim. Ben artık o küçük canavar değilim, sadece pişmanlığını yaşıyorum ve ben sivrisineği bile seviyorum. O aciz görünen ya da korkunç görünen, canlılara saygı ve sevgi duymadan, kendime saygım ve sevgim olmayacağını biliyorum… | |
| | |