![]() |
| | #1 (permalink) |
| Üye ![]() | CEZA süperr :((( M. gözlerini açtığında kendini bir elektrikli sandalyeye bağlanmış buldu. Bir kabus gördüğünü düşünerek pek paniklemedi ilk anda. Ortalıkta teknik işlerle uğraştığı belli adamlar dolaşıyor, bulunduğu odanın dışından bir hapishanede olduğunu düşünmesine sebep olacak sesler geliyordu. Anlaşılmaz bir uğultu halinde kulağına gelen mahkum sesleri, bozuk aksanlar, ağır ağır yürüyen insan gürültüleri, yalnız demir hücre kapılarının açılıp kapanmasıyla çıkabilecek o uğursuz sesler. Kolları ve bacakları sıkı deri kayışlar ile koltuğa bağlanmışlardı. Önüne baktı: İki metreye bir buçuk metre boyutlarında koyu renkli bir perde. Önündeki perdenin biraz üstündeki saate gözü ilişti. 10’u 13 geçiyordu. Gündüz veya gece 10 olduğu hakkında hiçbir fikri yoktu, doğrusu pek önemi de yoktu. Odada sessiz bir hareketlilik, çevresindekilerde işini yapan insanların kaygısız telaşı vardı. Geçen her dakika, ayrıntıların gerçekliği, bir rüyada olmadığını fark etmesini sağlayacak yavaşlık, kalbinin gittikçe daha hızlı atmaya başlamasına sebep oldu. Önündeki perdeye dikkatlice baktı ve bir ayrıntı onu rahatlattı. Ne renkti bu perde? Koyu gri, morumsu. Çevresindeki her şey siyah ve beyazın tonlarına benziyor gibiydi. Renkleri görüyordu, ama tüm renkler kendilerinden çok griye benziyorlardı. "Tamam" dedi M. kendi kendine "bu bir rüya, bak renkler yok, herhalde gördüğüm eski siyah -beyaz bir filmi bir kabus olarak hayatıma taşıdım." Kollarına baktığında cildinin renginin normalde olması gerekenden daha koyu, bir hispanik cildinin renginde olduğunu fark etti. Dışardan bas tonda uğultular gelmeye devam ediyordu. Kulak kabarttığında uğultuların arasında sanki eski bir teybe kaydedilmiş gibi bir sesin odada yapılan işlemleri anlattığını fark etti. Bir askeri geçit törenini sunan bir spiker edasıyla ağır ağır duygusuz, derinliksiz bir sesle yapılan, sözde hiçbir ayrıntıyı kaçırmayan, aradaki boşlukları açıklayıcı bilgilerle dolduran, fakat yinede uzun sessizliklerle bölünen bir konuşma. "Görevliler şu anda tutuklunun sağ ayağına geçirdikleri bağlantıları kontrol ediyorlar..." (15 saniyelik bir sessizlikten sonra) "Sağ ayaktaki bağlantılar onaylandı... Şimdi sol ayaktaki bağlantıları kontrol etmeye başladılar..." (Yine olduğundan uzun gelen bir sessizlik) "Evet, onayladılar, sol ayaktaki bağlantılar tamam." M. içinde derin bir kaygının her saniye yükseldiğini, boğazına bir şeylerin düğümlendiğini hissediyordu. "Hayır, hayır, hayır! Her şeyin çok fazla gerçek göründüğüne bakma, rahat ol, sakin ol, bu bir kabus... bu gerçek değil! Bak çevrede renkler yok." Kollarına ve bacaklarına yerleştirilen şeyleri hissetmiyordu artık, zaten onlar orada olmasa da hiçbir hareket yapacak gibi bir halde değildi. Rahatsız koltuğun üzerine yapışmış gibiydi. Konuşmak istiyordu, fakat ağzını açabilecek gücü bulamıyordu kendinde. Dakikalar geçmeye devam ediyordu. Saate baktı; 10: 19. Yine spikerin o uğursuz sesini duymaya başladı: "Tüm hazırlıklar tamamlandı. İnfaza başlanabilir.” İnfaz edeceklerdi onu, suçu neydi? Ne yapmıştı? Bir yanlışlık vardı, büyük bir hata yapıyorlardı. Bağırmaya çalıştı ama boğazından bir ses çıkmıyordu. Kimseyi uyandıramayacağı, suçsuzluğunu anlatamayacağı bir kapana kısılmıştı. Saat 10:24’de önündeki perde açıldı. Tamamını göremediği kalabalık bir grup infazını seyretmeye gelmişti. Tanımadığı insanların yüzlerinde ona karşı birikmiş bir öfke görüyordu. Kimileri onu o halde görmekten duydukları mutluluğu gizlemiyor, birbirlerine huzurlu gülümsüyorlardı. Kimileri ise fısıltılı konuşuyorlardı, yüzleri ifadesiz. Konuşacak, çekiştirilecek ne buluyorlardı onun hayatında? Kaçı tanıyordu onu gerçekten? O hiç birini tanımıyordu, buna şüphe yok! Aslında kalabalığın içindeki yüzlerden biri ona tanıdık geliyordu. Bir köşe de oturan yaşlı bir kadın. Ağlamıyor. Yüzünde acı dolu bir ifade, ama sadece bir iç çekiş. Onu bu halde gördüğünde içini derin bir acı kapladı. Tamam, kendisine istediklerini yapsınlar, yeter ki o kadının yüzünde o acı ifadesi olmasın artık. Kadının yanında elini tutan bir genç kız ve bir kaç kişi daha dikkatini çekiyor. Onların da yüzleri tanıdık. Gösteriden kendisi kadar, hatta belki olanlardan hiçbir şey anlamadığı için kendisinden de çok nefret ettikleri belli. M. artık bir kurtuluşu olmadığını, olacakları değiştirmek için yapabileceği bir şey kalmadığını anlamıştı. Durumunu benimsemişti, artık tek derdi salondaki midesini bulandıranlara ve giderken ardında kalanlara son sözlerini iletmekti. Boğazından bir ses çıkamıyordu M’nin, ama korku ve öfke dolu gözlerinden düşüncelerini akıtıyordu salondakilere. “Saçma, her şey çok saçma.” Çekin gidin demek istiyor o kalabalığa, “beni rahat bırakın. Bırakın burada kesilecek danayı kendi haline. Böğürtülerini duymanıza gerek yok, bildiğiniz bir kesim olayı. Ama, foseptik çukuruna çevirdiğiniz hayatlarınız da başka eğlence yok, değil mi? Böğürürken sol bacağı nasıl da seyirdi. Kah kah kah. Akşam evde çocuklarınıza anlatırsınız. Kaçıranlar için gazeteler, televizyon ve internet imparatorluğu var.” “Hatta, benim için üzülenler siz de, çekin gidin siz de bu iğrenç mezbahadan. Dışarıda –renkleri artık göremesem de- bir yaşam var. Doyasıya yaşayın. Tamam, fazla abartıyorum, sizler de insansınız, duygularınız var elbette. Ben sizi tanımasam da, anlaşılan siz beni tanıyorsunuz ve ardımdan üzüleceksiniz. Ama insan doğasından çıkmayın o zaman, anlaştık mı? Şöyle uzamamış tarafından bir yasla yetineceksiniz, hani şu 3 ayı aşmayan türde olanından.” Saat 10 30. Anlaşılan kararlaştırılan saat gelmişti. Uğursuz bakışlı Teksas’lı, yayık güneyli aksanıyla artık M.’nin duysa bile anlamayacağı anonsunu tamamladı. M. geçmek bilmez saniyeleri sayıyordu. Kalbinin atışı kontrolsüz bir hal almış, tüm vücudu titriyordu. Elektrik cehennemden kopan, onu koltuğa yapıştıran ve bitmek bilmeyen bir sarsıntı olarak geldi. M. önce sadece başında ve ayaklarında hissettiği, sonra göğsünde hissettiği şiddetli bir acıyla kasıldı. Beyninin uyarılan bölgelerinin ortaya çıkardığı görsel halüsinasyonlar (ışık ve görüntüler), fiziksel dünyadan alabildiği tek duyu (cildinin ve üstündekilerin yanması ile ortaya çıkan kesif yanık kokusu) ile karışıyordu. Bacakları ve kolları istemi dışında kasılıyor, kısa bir süre sonra boş bir çuval gibi koltuğa gömülüyorlardı. “Durun artık, yeter, yeter, yeter, kesin ” zihninde geçen son tutarlı düşünceler. Bir an önce ölmüş olmak, o çok değer verdiğimiz bilinç illetinin dışına çıkmak, acıyı daha fazla duymamak. Ama ölmüyordu, kalbi atmaya devam ediyordu ve elektrik sonu gelmeyecek bir ıstırap gibi vücuduna akmaya devam ediyordu. Korkunç bir uğultu ve vücudundan çıkan dumanlar. Sonra birden elektriği kestiler. Şuursuzca koltuğa yığıldı. Ayağından gelen aşırı sıcak hissini dehşetli bir acı takip etti. Ama çekemiyordu ayağını, acıdan kaçınmak gibi en basit bir refleksi yerine getiremiyordu vücudu. İstemsiz titremeler, hepsi o. Görevliler içeri girerek yanmaya başlayan ayakkabılarını söndürdüler. Lastik eriyerek ayaklarına yapışmıştı. Kendinde değildi, çevresinde dönüp bitenleri takip edemiyor gözlerini açamıyordu. Elektrik kesildikten sonra bir süre soluk alıp veremedi, ama arkasından derin bir iç çekişi takiben kontrolsüz, fakat ritmik bir düzende, yüksek bir eforla gerçekleşen derin soluklar almaya başladı. 10:37 de yaşam durumunu kontrol etmek üzere bir doktor içeri girdi. Adam hala üzerinde elektrik veya yanan yerler kalmış olabileceği için büyük bir dikkatle muayenesini gerçekleştirdi. M. cevabı çoktan biliyordu, yaşıyordu. Belki ölmediği için yaşamasına izin vereceklerdi. Geçmişte idam sehpasında hayatta kalanları veya giyotini düşerken tahtaya takılanların infazlarını iptal etmezler miydi? M’nin unuttuğu şey, geçmişe göre kötülükte çok daha ileriye varmış bir dünyada yaşadığımızdı. Geçmişin nazik, kültürlü ve ahlaklı insanları artık kemiklerine kadar ölüydüler ve gaddarlığın, kan içiciliğin, hemcinslerini yok etmekten haz duyanların dünyasında yaşıyorduk artık. 10 48’de M.’nin vücuduna tekrar elektrik verildi. 10 53 de sonuncu bir kez daha. İnfaz odasını kesif bir duman ve yanık et kokusu kaplamıştı. İzleyici salonunda bayılanlar ve kusanlar olmuş, infaz görevlileri sesleri titreyerek birbirleriyle sinirli konuşmalar yapıyorlardı. ....... M. tekrar kendine geldiğinde bu sefer bir yatağa elleri bağlı olarak yatırılmıştı. Kısa bir süre sonra bir koluna ucunda bir çok küçük borucuğun birleştiği kalın bir iğnenin sokulduğunu irkilerek fark etti. Yine mi? Yine mi renk körüydü? Cildinin rengine baktı, bu sefer zenciydi. Adalette olması gereken renk körlüğü, insanları cezalandırırken önyargılardan arındırılmış olmak, sanki bir tek onun üstüne, mecazi bir rahatsızlık olarak kalmış gibiydi. Bir sonraki infazında da bir zenci, ondan sonrakinde bir Orta Doğu’lu olmuştu. “Tanrım, bu işkence daha ne kadar sürecek?” M. düşünceleriyle çığlıklar atıyordu. "Daha kaç infazı yaşamak zorundayım?" Sorusunun cevabını bir halusinasyon gibi beyninin içinden gelen bir bebek sesi fısıldadı: “Sen işi yarıladın neredeyse. Dallas Yüksek Güvenlikli Cezaevi Müdürlüğü yaptığın 2.5 sene süresince senin denetimin altında sadece 8 infaz gerçekleşti. Kendini bir de yüzün üstünde imza atmış olan eyalet valilerinin yerine koy ve onlara karşı şefkat göster.” |
| | |
![]() |
| Tags |
| ceza, superr |
| Currently Active Users Viewing This Thread: 1 (0 members and 1 guests) | |
| Thread Tools | |
| Display Modes | |
| |
Similar Threads | ||||
| Thread | Thread Starter | Forum | Replies | Last Post |
| SaGoPa Mı ? cEzA mı ? | sanalkampusbot | Anketler | 19 | 24.10.07 08:30 |
| Arda'ya 50 bin YTL! ceza | PuzzleTr.Com | Galatasaray | 0 | 28.11.06 09:43 |
| -ceza- sevenler.. | SanaLKampuS | Türkçe Şarkı sözLeri | 6 | 17.10.06 10:35 |