![]() |
| | #1 (permalink) |
| Üye ![]() | Cezaevinde Bir Mehdi Zor geçen günleri, yüreğime diken gibi batan sonbahar akşamlarını daha yaşanılır kılmaya yönelikti çabam. Cezaevinde zaman, dışarıya inat geçmek bilmiyordu. Bu duvarların arkasında aylaklık yaparak geçen zamanın farkına varamazken, burada bu taş yığınının orta yerinde geçen her dakika, her saniye hatta her an “ Ben buradayım ve sen bunun farkındasın..” diyerek geçiyordu. Sevdiğim insanlardan, istediğim yaşamdan ve taze bir umut gibi yüreğimde büyüttüğüm sevdamdan ilk uzak kalışımdı bu.. Oyalanacak bir şeyler arıyordum hep. Dışarıda, benimle ilgili kararlar alınıp, hakkımda iyi-kötü yargılarına varılırken, ben içeride sakin olmaya çalışıyordum. “ Uzun bir soluklanmadır yaşam..” diye düşünüyordum hep. Ve dışarıda da olsak yüreğimizde yarattığımız korku zindanlarında soluksuz kalışımız bunu kabullenemeyişimizde ndi. Geceleri bir türlü uyku tutmuyordu.. Kitap okumaya çalışıyordum.. Ama aynı sayfaya saatlerce bakıp hiç bir şey anlamadığımı farkettiğimde bıraktım kendimi zorlamayı.. Yeni insanlar tanıyordum burada, yeni yaşamlar.. Kimi, nasıl hırsızlık yaptığını anlatıyordu, kimi de kendisine küfreden adamı nasıl bıçakladığını.. Bunları dinlerken bile, yüreğim uçarcasına koşup sevdiğim insanların dünyasına gidiyordu. Ve sonra, sabah sayımına kadar süren ve maltada sessiz adımlarla atılan gece voltaları.. Elimde, tanelerini kopartacakmışım gibi hırsla asıldığım şarabi renkli tesbih ve dudağımın kenarından eksik olmayan sigara.. Bunlar voltaların vazgeçilmez aksesuarlarıydı.. Deli taylar gibi dolandığım maltada, üzerime vurulan kilitleri sayarak beynimi zorladığım günlerin birinde tanıştım o’ nunla .. Tecrit’ ten yeni çıkmıştı. Koğuşta, eski mahkum ve tutukluların tanıdığı biriydi. Bir buçuk metreden biraz uzun boylu, tel tel aklaşmaya başlayan ve öne doğru düz taranmış saçlarıyla sevimli bir görüntüsü vardı. Kırk yaşlarındaydı ve sağ yanağının dudağına yakın kenarındaki eski yara izini bıyığıyla kapatmaya çalışıyordu. O haliyle, hiç kimseye zarar veremezmiş gibi gelmişti bana. Ama sonradan öğrendiğime göre, iki kişiyi bıçaklamış, bunlardan birisi ölmüştü. Ve eski bir sabıkalıydı. Esrar satıcılığı yüzünden onyedi yılını Türkiye’ nin çeşitli cezaevlerinde geçirmişti. Adını sordum, “Mürsel..” dedi. Mürsel abi, cana yakın ve konuşkan bir insandı.. Kimi zaman yeni gelen tutuklulara takılır, küçük şakalar yapıp onların gönlünü almaya çalışırdı. Ve geceler.. Geceleri, ranzasının üzerine kıvrılıp büyük bir gayretle yazardı. Başucunda iki büyük defter duruyordu.. Bir gün dayanamayıp sorduğumda bana, “Kitap yazıyorum..” demişti. İlkokul mezunu olduğunu bildiğim bu adamın kitap yazıyor olması çok ilgimi çekmişti. Konu olarak ne anlattığını sorduğumda bana “Senin daha önce bilmen gereken bir şey var..” dedi. “..ben Mehdiyim..” Şaşırmıştım.. Karşımda duran bu kısa boylu, sevimli adam benimle dalga geçiyor olabilir miydi? Ama hayır, buna inandığı bakışlarından belliydi. Geçmişinde, uyuşturucu satıcılığı, kullanılıcılığı bulunan, cinayet ve yaralamadan yargılanan bu adam bana bir ermiş, bir Mehdi olduğunu anlatıyordu. Ne olduğunu anlamalıydım bu küçük adamın. Benim şaşırmam o’ nun hoşuna gitmiş olmalıydı. Gülümseyerek bana baktı ve “Benim deli olduğumu düşünüyorsun değil mi?“ diye sordu. “ Aklıma gelmedi değil..” diye yanıtladım. “ Boş geç ağa..”dedi. “..sen beni kafana takma..” Ve sonra çatlak ama yanık sesiyle bir türkü okumaya başladı.. Mapushane içinde yanıyor gazlar Bayramdan bayrama a canım çalınır sazlar Kimine annesi ağlar, kimine kızlar Böyle de düştüm zindana Aman yanar ağlarım Yanar döner ağlarım... Geçen günlerle beraber aramızdaki yakınlık arttı Mürsel abi ile. Artık benimle daha rahat konuşmaya başlamıştı. Bu arada bir şey daha farketmiştim, Mürsel abi’ yi tanıyanlar o’ nu ciddiye almıyorlardı. Sözleri hep alaycı ve küçümserdi o’na karşı. Bu biraz kıskançlıktan, biraz da o’nun deli olduğuna inanmalarından kaynaklanıyordu. Kıskanıyorlar, çünkü Mürsel abi onların yapamadığını yapıyor, “Yazıyor..” du. Okumayı da seviyordu o. Gerçi okudukları daha çok dini kitaplardı, ama okuyordu. Bir gece yine sohbete başladık o’nunla.. Söz dönüp dolaşıp yazdığı kitaba gelmişti. “Okuyabilir miyim?” diye sordum, “Niye olmasın?” deyip başucunda duran kalın defterlerden birini bana uzattı ve “ Bu biraz daha derli toplu, ama yine de bunu bile düzenlemek gerekecek..” dedi. Büyük bir merakla önüme koyulan defterin kapağını açtım ve okumaya başladım. Kitap, yayımlanmasına yardım olabilir düşüncesiyle Cumhurbaşkanı’ na yazılmış açıklayıcı bir mektupla başlıyordu. “Sayın Cumhurbaşkanım, Bu ilim islamın ilmidir. Bunun nimetlerinden de İslam Alemi yararlanacaktır. Mevcut çağı kapatıp, erdemlilik çağı olan “Uzay Hızı Işık Çağını” başlatacaktır. (...) Şeytan var olduğu müddet için düşmanlıklar bitmez.. Çünkü şeytanın işi budur. Ancak onun ölüm vakti gelmiştir. (...) Bu ilim verileli bir hayli zaman olmuştur. Ancak, hikmetindeki olgunluk henüz kemal bulmuştur. Bunda apayrı ibretler vardır. Hani sevgili peygamberimiz şöyle buyurmuşlardı: “O’ nun alnı açık olacak..” Bundaki mana içinde bulunduğum duruma işarettir. Diğer alametler hususunca belliyim. Ancak, insanlığa gerçekten de bir ibret üzereyim. Şeytan, benimle uğraştığı kadar hiç kimseyle uğraşmamıştır. Zira kimin ne ile geldiğini çok iyi bilmektedir. İşte bunun için benimle hala uğraşmaktadır.” Yazının burasında Mürsel abi’ ye diğer alametlerin ne olduğunu sordum. Büyük bir hevesle bana anlatmaya başladı. “Önce yüzünde bir yara izi olacak, ki bende var, sağ kolu sol kolundan uzun olacak, ki öyle ve alnı açık olacak..” Bunları anlatırken, hem yüzündeki yara izini gösteriyor, hem de kollarının ikisini birden ileriye doğru uzatarak eşitsizliği göstermeye çalışıyordu. Bizim konuşmalarımızı dinleyen diğer arkadaşlar da en çok bu kol uzunluğu kısmını sevmişlerdi. Çünkü Mürsel abi’ den sonra hepsi kollarını ileriye doğru uzatmış ve biraz da hileyle sağ kollarını uzun göstermeye başlamışlardı. Kahkahalar arasında yapılan kol gösterme faslının Mürsel abi’ yi kızdırdığını farkettiğimde başka bir soruyla kızgınlığını dağıtmak istedim. “Mürsel abi, şeytan seninle nasıl uğraşıyor?” diye sordum. “Amma da yaptın ağa be..” dedi, “.. belli değil mi? Benim Mehdi olduğumu anladığından beri yakamı bırakmadı. Önce esrara alıştırdı, sonra içkiye, sonra da kumara.. Sonra baktı ki ben de bu işin farkına vardım, bu sefer de bana adam öldürttü..” dedi. “ Peki Mürsel abi..” dedim, “öyleyse senin iraden zayıf demektir, bu durumda sen nasıl Mehdiliğini gösterip şeytanı öldüreceksin? Mehdinin güçlü bir iradesi olmak zorunda, öyle değil mi? ”. “Öyle de ağa, bak beni cezaevine attırdı ve ben burada on-onbeş yıl daha kalacağım, şeytan da kötülüklerine rahat rahat devam edecek..” dedi. “Öyleyse yaptığın işten pişmanlık duyuyor olmalısın..” dedim, “ Sen deli misin ağa?. Öyle mikropları temizlemek sevaptır be..” dedi, “ Hem yine aynı şeyleri yaşasam o herifleri yine delerdim..” Güldüm.. İstediğim yanıtı alamamıştım, ama yine de kaldığım yerden okumaya devam ettim. “Sayın Cumhurbaşkanım, İçinde bulunduğum şartlardaki durumum sizi yanıltmasın çünkü ibret içindir. Gerek yazılarımda ve gerek cümle uyumlarımda tahsil görmemiş olduğum farkedilecektir. Doğru. Zira ilkokulu ancak okuyabilmiş bir kişiyim. Sizi bu durum da yanıltmamalı. Eğer bu ilim, yalnızca tahsil görmüş ve yetişip bilim adamı olmuş kişilere verilseydi, dünyamızda uzay çağını başlatmış ve yürütmekte olanlara verilirdi. Allah Teala hikmeti dilediği kullarına verir. (...) Bu ilim, bir süreye kadar gizlilik gerektirmektedir. Çünkü hal-ı hazırda teknolojik güç, dinimizin düşmanları elindedir. Bu ilmin şimdiye kadar gizli tutulmasının esas sebebi de budur(...) Zatı devletlerinize derin saygılarımla arz ederim. Vel Mürselat’ El Mehdi. Not: Yüksek makamınıza sunulup sunulmadığını bilmeyi çok merak etmekteyim.” Bir taraftan yazıyı okuyup, bir taraftan da Mürsel abi’ yle konuşmaya devam ediyoruz. Mürsel abi, kitabı Cumhurbaşkanına gönderilmek üzere cezaevi müdürlüğüne götürdüğünü, onların ise okumadan gerisin geri gönderdiğini anlatıyor bana. “ Bir bakıma iyi oldu..” diyor, “ .. bazı eksiklerim vardı, onları tamamlıyorum.” Sonra kendisine laf atıp takılanlara laf yetiştiriyor.. Ve her zaman ki gibi bir mapushane türküsü başlıyor sessizlikle beraber. Mapushane içinde mermerden direk Kimimiz onbeşlik a canım, kimimiz kürek İdam cezasına aman dayanmaz yürek Böyle de düştüm zindana Aman yanar ağlarım Yanar döner ağlarım.. Ben defteri okumaya çalışıyorum Asıl konu başlıyor çünkü ve başlık şöyle: KEMAL-İ KELAM EL MÜRSELAT MERKEZ İLİM - HAK İLİM- (...) Hak ilim olan Merkez İlim, tüm ilimleri eses vasfına kazandırarak, bir bütünde toplayıp birleştirdiği için, buna uygun olan ad MERKEZ İLİM olmuştur. Merkez İlimde bölme, parçalama ve ayırma yoktur. Sakatları tamir edip onarır. Yanlışları düzeltir. En güçlü ilim Merkez İlimdir. ( ...) Dünya insanını kemaline erdirecek ilim Merkez İlimdir. İşte bunun için de, böyle yüceliğe sahip ilim kesinlikle şartsız verilemez. (...) Bu şartların yerine getirileceğinin sözü alınmadan kesinlikle üstün teknolojisi verilemez. Toplum yapısını bozan tüm kötü alışkanlıkları ortadan kaldırmak gerekir. (Fuhuş ve içki gibi..) Ve bu zaman geçirilmeden yapılmalıdır. Kötülüğün hüküm sürdüğü yerde mutlaka içki vardır. Hadiselerin % 90 ından çoğu, cezaevlerini dolduran suçlardan çoğu, temelinde içkiye bağlı suçlardır. Bu illetin ve türlerinin bağımlılığı çok kötüdür. Bunlara aşırı derecede bağımlı olanlar da var ki bu hepsinden kötüdür. Erdemlilik Çağı’ nda temel şudur: 1- Emek toplum için 2- Toplum İlim için 3- İlim insan için 4- İnsan Allah için. Bunların eksiksiz uygulanması gerekir. Çünkü insanlardaki dünya hırsı artık bitmelidir. Görmüyorlar mıdır, insan ilimdir. Görmediler mi geçmişte ilmin kötüye kullanılmasındaki vahşeti. Artık insanlar Allah içindir. Merkez ilime kavuşmanın şartları ise şunlardır. 1- Dünya İslam Birliği Devleti’ nin kurulması ( önce bunun sözü verilecektir) 2- Dünya İslam Birliği Devleti’ nin merkezi olarak Medine’nin kabulü. 3- Şeriat kanunlarının, erdemlilik anlayışına uygun hale getirilmesi. (Yukarıdaki şartlar, mevcut islam ülkelerinin yetkili söz sahiplerinin biraraya gelip verecekleri kararlar gereği üzere konulmuş şartlardır. Bu iş de gizlilik esas alınmalıdır. En azından tedbir olarak düşünülmelidir.) 4- (...) Böylece hak ilim tüm dünya ülkelerine bildirilecek, hepsine de İslama çağrı yapılacaktır. Eğer İsrail çağrımıza uyar ve İslamı kabul eder, bize katılırsa, geçmiş unutulmuş, kardeşimiz olmuştur. Reddederse, hak bir şans olarak tanınacak kısa bir tarih içinde derhal bölgeyi terketmesi bildirilecek. Karşı gelmesi halinde yok edilecek. 5- Emek, toplum için, toplum ilim için, ilim insanlık için, insanlık Allah için ilkesinin, şartlar kabulünde yer alması. İşte Merkez İlimin şartları bunlardır. “ İnsanım” diyebilen insan için, bunlar şart değil, birer nimettir aslında. Şeriat yasalarının esnekliğinden yararlanmak gerekir. Suça ceza kavramı elbette olacaktır. Her şeyden evvel, şeytan yaşadığı müddetçe suç daima olacaktır. Fakat şeytanın ömrü sayılı günler içindedir. Cezaevleri eğitim yuvaları olmalıdır. Halbuki şimdi öyle mi ya? Saf gelen, türlü küfür ve şeytanlıkları öğrenmiş olarak çıkmaktadır. Velhasıl ölüm cezaları, recm, kıssas kaldırılacaktır. Ancak, İslam olmayan biri bir müslümanı haksız olarak öldürürse ona uygulanır. El kesme, kol kesme, taşlama, kırbaçlama ve halka teşhir olarak verilen cezalar kaldırılacaktır. Biz burada bazı temel yapıları belirledik. Devamını Genel Kurul getirecektir. İnsana en uygun olan ve en güzel olan işler uygulanacaktır. Örneğin, insanları dağınık yaşamaktan kurtarmak gibi. Dağınık topluluklara hizmet götürebilmek zordur. Kentler de dahil olmak üzere mutlaka merkezi yerleşim alanları belirlenip en çağdaş yapılanmada, insanları dağınıklıklardan kurtarmak ve bütünleştirmek lazımdır. Tarım alanları korunacağı gibi yeni yeni tarım alanları kazanılmalıdır. Hava ve çevre kirliliği mutlaka kaldırılmalıdır. Bir ayrı iş de, işsizlik ve zamana uygun mesai düzenlemesidir. Dağda koyun güden çoban dahi altı saatlik günlük mesaiye tabi olmalıdır ki, günün geri kalan zamanlarını ibadetine, ev ve aile işlerine yeterince ayırabilsin ve işsizlik sorunu da ortadan kalksın.” Okumaya yeniden ara verdim.. Koğuşta, benden başka herkes uyuyordu. Okuduklarımdan Mürsel abiyle ilgili ipuçları çıkarmaya çalışıyordum. “ Merkez İlim” diyordu, ama bunun açıklamasını yapmıyor, belki de hiç bir zaman gerçekleşmesi mümkün olmayan koşullar ileri sürerek bunu saklıyordu. Böyle bir ilim, ne bu güne kadar okuduğum kitaplarda, ne de duyduklarımda vardı. Yalnızca kutsal kitaplarda sıkça anlatılan söylencelerin düzenlenmiş hali olabilirdi. Mehdi olduğuna inanmış bir insan için bunların olmasına inanmak da o kadar zor sayılmazdı. Kutsal kitaplardaki söylenceye göre, Deccal’ in (ani şeytanın) ortaya çıkışı, Mehdi’ nin onu öldürüşü ve bunu izleyen olaylar hep kıyametin habercisiydi. Ve bunu Mürsel abi’ de söylüyordu. Ayrıca “Bina ve zina çoğalacak” diyordu. Sabah sayımına kadar zamanım vardı.. Okumaya devam ettim.. “Nuh tufanının asıl nedeni Ay’ ın dünyaya bir okyanusa düşmesi ve denizlerin taşmasıdır. Yalnızca yağmurlarla bir tufanın oluşmasına inanmak ilimsizliktir. Biz bu olayın aslını biliyoruz. Aslı, ayın dünya okyanusa düşmesi ile gerçekleşmiş olduğudur. (...) Dünyanın kanı petroldür. Petrolün tüketilmesi veya çok aza indirilmesi dünyanın doğal olan gücünü yok eder. Rızkı olan ışınları çekmedeki gücü azalır. Merkezdeki enerji, vücut yapı için gerekli olan enerjiyi çekimleyemediğinden, ihtiyacı merkezdeki birikim enerjiden karşılar. Bu durum, merkezdeki enerjinin sürekli azalmasına yol açar. Bu ise sürekli güçten düşmeye neden olur. Ve sonunda öyle olur ki rızkının hiç alamayacak duruma gelir. Yani dünya artık ölmek üzeredir. Nuh tufanından sonra kurulan İrem kavminin ilkleri, Işık Hızı Uzay Çağını başlatıp, dünyaya en yakın olan ve ışık hızıyla on dört aylık bir mesafede bulunan Altın Yıldız Gezegenine göç başlattılar. Dünyanın batacağını onlar çok iyi biliyordu. Altın Yıldız gezegenine, ışık hızı uzay çağı teknoloji ve sistemliğinde, eşi emsali görülmemiş bir sistemlik kurdular. Onlar için petrole dayalı bir sistem geçmişte kalmıştı. Hava ve çevre kirliliği diye bir olumsuzluk kesinlikle yoktu. Sürekli dünyaya gelip, götürülmelerine gerek gören vasıf ve sıfatlara sahip insanları oraya taşıyorlardı. Onlara bir ilim verilmişti. İnkarcı olanlara o ilmin verilmesi, inanın ki mümkün değildir. İnkarcılar ancak belirli bir seviyeye kadar ilim sahibi olabilirler. İlmin sonsuzluğuna erişmelerine izin verilmez. İrem Kavmi, uzaya göç edip ışık hızı uzay çağı teknolojisini de beraberlerinde götürdüler. İnkarcı Semud Kavmi peygamberlerinin mucizelerine inanmayınca Salih AS. onlara şöyle buyurdu: “ Artık çok geç, üç gününüz kaldı. İlk gün sararacak, ikinci gün kızaracak, üçüncü gün kapkara olacaksınız.” Ve bunlar oldu. Bunlar olurken uzaylılar her gün gelip bu renkli insanlardan çokça aldı. Ve dünyada hayat bitti. Dünyayı zifiri bir karanlık sardı. Bu evrelerin çekilmiş gerçek filmleri var. İnşallah şartları kabul etmenizle bunları size göstereceğiz. Sizlere bu gerçekleri de bildirdik. Canlılar hakkında da oluşum şekillerini bildirdik. Bu dönemlerin de filmi çekildi. Bildiğimiz bir yerde muhafaza altındadır. Rabbim ömür vermişse sizlere göstereceğiz. Adı Malik olan ışık hızı uzay aracını da sizlere teslim edeceğiz. O Malik ki imanlıların dostu, kafirlerin kaçacakları yer aradıkları bir azamet.. Meydana getirildiğinden beri hiç kullanılmadı. Sadece sistemleri kontrol edildi, o kadar. İlk günkü hali ne ise, en ufak bir toz zerresi dahi üzerine konmamış olarak, sabır ve hasretle bizleri beklemektedir. Canım Malik.. Kainata tam 124.000 peygamber gelmiştir ve bunların içerisinde bir tek dahi kadından olanı yoktur. Bu da işin düşündürücü yanıdır. Erkek idaresi altında olan ülkeler bu haldeler, ya kadın idaresi altında olan ülkeler, bilmem ki ahlaken ne haldeler? Kadın idaresi altında sistem yumuşaklaşır ve gevşer, laçkalaşır. Çünkü kadındaki bu yapı her şeye yansır.” Güneşin ilk ışıkları yavaş yavaş pencerelerden girmeye başladı.. Maltada, tuvalete gidenlerin, kahvaltı hazırlıklarına başlayanların ayak sesleri çoğalıyor. Birazdan başgardiyanın “Bütün koğuşlar sayıma hazır olsun..” anonsu da yapılır. Defteri bırakıp ben de kalktım. Uyuyamadığım bütün sabahlarda olduğu gibi güneşin doğuşunu görmek istiyordum. Kimbilir, belki de özgürlüğü çağrıştırıyordu bana güneş.. Sayım sonrasında yaşanan kahvaltı telaşı.. Gün boyu bilmem kaç bardak içtiğimiz çayların ilki. Ve peşpeşe yakılan sigaralar.. Gevşemiş bedenler.. Artık, dileyen herkes avluya çıkıp, beton duvarlarla çevrili gökyüzünü seyredip akşam sayımına kadar volta arabilir. Ama ben, elimdeki defteri okumaya niyetliydim. Henüz Eskimo’ ların, uzaylılar tarafından kutuplara bırakıldıklarını, hala o buzul ortamının ilkel yapısı içinde dünyadan uzak yaşadıklarını ve temel bilgilerinin olmadığının anlatıldığı bölümü okuyordum ki, Mürsel abi yanıma geldi.. “ İyice kaptırdın ağa..” dedi. “ Sorma ..” dedim. Eskimolardan konuştuk bir süre. Ben, onların dünyadan uzak yaşamadıklarını, hatta televizyon izlediklerini, gazete çıkardıklarını anlattım.. Kabul etmedi.. Fazla üstüne gitmedim.. Çünkü o, daha uzun yıllar yatacaktı cezaevinde ve doğruluğuna inandığı şeylerin yıkıldığını görürse gücünü kaybeder diye düşünmüştüm. Bir kaç gün önce Mürsel abi’ yi tanıyanlardan o’nun aynı zamanda şiir yazdığını da öğrenmiştim. Bir şiir okuması için ısrar ettim, önce nazlandı ama beni kırmadı.. Geceler uzun, ürkütücü, korkunç.. Taş duvarlar semaya uzanıyor.. Örgülü ağlar, demir parmaklıklar Rutubet kokuları, inlemeler Ah çekmeler, of çekmeler var burada Ağlamalar var, yıkılmış yuvalar var Ölenler var burada, öldürülenler.. Mürsel abi bu şiiri Gürün Kapalı Cezaevinde yazmış..1976 yılında bu şiir büyük bir gazetenin magazin ekinde yayımlanmış. Başka şiirleri olup olmadığını sordum.. “ Olmaz mı ağa.” dedi. “ Ee oku da dinleyelim..” dedim. “ Bak ..” dedi. “ ... sana, esrar için yazdığım bir şiiri okuyayım” dedi ve başladı. Uğruna çekmediğim çileler mi kaldı? Sen nasıl bir sevdasın hala bilemem En dayanılmaz acılar senden gelse de Yine de senden vazgeçemem Seninle doğmuş, seninle varolmuş gibiyim Sensiz bir hayatı asla sevemem Yokluğunla kapkaranlık dünyam Karanlık bir dünyada yaşayamam Canımdan bezdirildiğim, insanlıktan çıkarıldığım Yıllarca zindanlarda tutulduğum Aç, susuz ve perişanlıklarım Yine de senden geçmedim: VAZGEÇEMEM... Mürsel abi bu şiirini de 1983’ de İmralı Cezaevinde yazmış. “ Mürsel abi..” dedim, “.. bunların hepsi eski, yeni şiirlerin yok mu?” .“ Olmaz mı ağa?..” dedi. Ve benim tahminime göre cezaevine girmesine neden olan son alayı anlatan şiirini okudu. Nereden girdiniz benim dünyama Hiçbir dert bana acı değildi Hayallerle avunur, hayallerle yaşardım Hayali bir dünyada mutlu biriydim Gözlerimle bir dünya çizerdim taş duvarlara Umudum, sevincim onlarla beraberdi Yatlar, limanlar, martılar, kuşlar Hepsi, hepsi benimdi Dağlarım vardı dünyayı tepeden gören Uzay araçlarımla kainatı gezerdim Bazen serinlemek ister denizlerime inerdim Dünya güzeli kızlar hep benimleydi Ne bir şeyden acı duyar, ne dert bilirdim Ne dost olan yüz, ne düşman bilirdim Her şey güzeldi, her şeyi severdim Taş duvarlar mutluluğuma engel değildi Nereden girdiniz benim dünyama? Gönlümce kurduğum dünyamı yıkmak için mi? Şimdi nereye baksam hep siz varsınız Fakat dokunmak istersem yok Sanki alaydasınız Çıkın artık, gidin benim dünyamdan Hayali sanılan dünya benim gerçeğim Bilinmez yıllar burada geçireceğim Çıkın artık dünyamdan, yoksa çıldıracağım.. Mürsel abi, şiirleri okuduktan sonra volta atmak üzere avluya çıktı. Kabin, Mürsel abi’ nin çıkışıyla sessizliğe gömüldü. Bir süre sonra artık kanıksanan gündelik yaşamın gerekleri yerine getirilmeye başlandı. Kahvaltı sofrasının toparlanması, kabinin süpürülmesi yapıldı. Gündelik gazeteler elden ele dolaştı bir süre. Hükümetin af kararı alıp almayacağına dair ipuçları arandı. Ben, başucumda duran defterin son sayfalarını çevirmeye devam ettim.. “Kemal Mertebe, en üst mertebedir. Buna erişmiş bir insan için düşünce yoktur. Sadece bilmek vardır. Her şeyi bilmiş olmasıyla düşüncede evrimi gerçekleştirmiştir. Düşünce ruha dönüşmüştür. Ruh düşünücü değildir. Ruh her şeyi doğrudan bilicidir. İşte bu da insanın esas halidir. Melekler insanın bu hali üzerine secde ettirilmişlerdir. Kemal mertebeye erişmiş insanlar dilerse görünür, dilerse görünmezler. Onlar için araç gereç geçmişte kalmıştır. Onlar için yalnızca niyet vardır, sonsuz hızda hareket ederler..” Bir kaç gün boyunca beni oyalayan bu defter bitmişti.. Bir konuşmamızda Mürsel abi, “ Bu defteri Cumhurbaşkanına veremiyorum, hiç değilse Diyanet İşleri Başkanlığı’ na vereyim..” demişti. Bu defterde yazılı olan şeyleri benden başka ciddiye alıp okuyan kolay kolay çıkmayacaktı herhalde. Yaşamı, yazdıklarıyla tam bir çelişki oluşturan Mürsel abi’ nin Mehdiliği de ancak cezaevinde, samimi olduğu insanlara anlatabileceği bir konu olarak kalacaktı.. Sanıyorum bunun o kadar önemi yoktu.. Çünkü cezaevinde yaşamak için bazı şeyleri umut etmeyi bilmek gerekir. Kimi gerçekten olabilecek somut şeyleri umut ederken, kimi de Mürsel abi gibi, gerçekleşmesi olanaksız şeylerin hayalini kurar. Ama bu nihayetinde bir umuttur. Daha on-onbeş yıl yatacak insanın umudu. Kimi güzel düşüncelerin arasına serpiştirilmiş dogmatik değerlere oluşturulan ve uğruna kitap yazılan bir umut.. Öyle ki bu kitabı nakledildiği bir cezaevinde bir defterden diğerine aktarıyor, temize çekiyordu.. Kimi zaman bir şeyler ekliyordu bu aktarmalar sırasında, kimi zaman da beğenmediği yerleri çıkarıyordu.. Bu, zamana karşı oynanan bir oyundu. Umudunu yitirmeme oyunu.. Onurlu ve gururlu bir insandı Mürsel abi. Alçak gönüllü ve sevecen. Ne yazık ki yanlış bahçelerde açmış bir çiçek gibi duruyordu. O’ nu aklamaya çalışıyor değilim.. Çünkü bunu o da istemezdi. Öyle ki, kendi davasında bile savunmasını kendisi yapıyordu. Ben bunları düşünürken Mürsel abi içeriye girdi. Yüzünden eksik olmayan gülümsemesiyle yanıma oturdu ve “ Ne o ağa, kitabı bitirdin herhalde..” dedi. “ Evet..” dedim. “..bitirdim.” Sonra kitap hakkında konuşmaya başladık.. Biraz kışkırtıcı sözcüklerle eleştirdim kitabını.. Mürsel abi kızınca gülmeye başladım.. O’da güldü. “Boş ver şimdi kitabı da, şu türküyü bir daha söylesene sen..” dedim.. Mürsel abi bu kez de kırmadı beni.. Mapushane önünde üç ağaç incir Elimde kelepçe a canım boynumda zincir Yata yata çürüdüm her yanım sancır Böyle de düştüm zindana Aman yanar ağlarım Yanar döner ağlarım... Ankara,Temmuz 1993 Cengiz Oğuz Gümrükçü |
| | |
![]() |
| Tags |
| cezaevinde, bir, mehdi |
| Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir) | |
| Seçenekler | |
| Stil | |
| |
Benzer Konular | ||||
| Konu | Yazan | Forum | Cevaplar | son Mesaj |
| Tecavüz Edilen Bebeğin Annesine Cezaevinde Saldırı | PuzzleTr.Com | Son Dakika, Günlük Güncel Olaylar | 6 | 16.11.06 04:45 |
| Bakan Mehdi Eker’e sanal anjiyo | kampusgaleri | Son Dakika, Günlük Güncel Olaylar | 0 | 08.10.06 03:33 |