![]() |
| | #6 (permalink) |
| --->: NBA Oyuncularının Hayat Hikayeleri Tam Isim: Timothy Theodore Duncan Uzunluk: 7' 0" Agirlik: 260 lbs. Pozisyon: Center/Forward Dogum Yeri: St. Croix, Virgin Islands Dogum Gunu: Nisan 25, 1976 Bitirdigi Okul: Wake Forest '97 NBA Takimi: San Antonio Spurs Timothy Thedore Duncan, 25 Nisan 1976'da Wiiliam ve Delysia Duncan çiftinin üçüncü çocuğu olarak St.Croix-Virgin adalarında dünyaya geldi. Tim, çocukluk yılları boyunca daha henüz 14 yaşındayken Seul Olimpiyatlarında yarışan ablası Tricia'yı kendisine örnek aldı ve ablasının başarılarına özenerek yüzmeye başladı. Hiç aksatmadan her gün en az 6 saat havuzda çalışan Tim, kısa zamanda 50 ve 100 metre serbest stilde Virgin Adaları rekorlarını kırınca kendi yaş grubunun adından en çok bahsedilen yüzücülerinden biri haline geldi. Otoriteler Duncan'ın gelecekte Amerika çapında önemli bir 400 metre yüzücüsü olacağını düşünürken 1989 yılında meydana gelen Hugo Kasırgası, tüm adayla beraber genç Duncan'ın hayatını da yerle bir etti. Kasırga Tim'in her gün çalıştığı adadaki tek olimpiyat havuzu da dahil olmak üzere bir çok binayı kullanılamaz hale getirince Tim, bir süre denizde çalışmaya devam etti. Ama korsan filmlerinden de rahatça hatırlayacağımız üzere Karaip Denizi'nde köpek balıkları cirit atmaktadır. Bu yüzden de en büyük korkusu olan köpekbalıkları nedeniyle yüzmeyi bıraktı. Yalnız Hugo kasırgasının Duncan'ın hayatı üzerindeki etkisi bu kadarla kalmaz. O dönemde Timothy'nin annesi göğüs kanseriyle mücadele etmekte ve hastalığının tedavisinde kemoterapi oldukça önem taşımaktadır. Ne var ki kasırga bir çok binanın yanı sıra adadaki tüm güç santrallerini de devre dışı bırakmıştır. Bu yüzden tedavisine devam edemeyen Delysia Duncan daha fazla dayanamaz ve 1990 yılında amansız bir mücadeleye giriştiği kanser hastalığına yenik düşer. Arkabahçeden- Wake Forest'a: Kaderin Cilveleri Hayat, 14 yaşındaki genç Tim Duncan için adeta bir kabusa dönüşmüştü. Tim, adadaki havuzlar tamir edildikten sonra bile asla eskisi kadar ciddi bir şekilde yüzmedi çünkü yüzdüğü zaman annesi ve kasırga sonrası yaşananlar aklına gelmekteydi. Çoğumuz, herhangi bir nedenle, çok sevdiğimiz birisini ya da bir şeyi kaybettiğimiz zaman onu hatırlatan her şeyden bir süreliğine uzaklaşma ihtiyacı duyarız ve kendimizi tamamen yeni uğraşılara kanalize ederiz. O sırada kaderin bir cilvesi olarak Tim'in karşısına da basketbol çıktı. Duncan'ın ablalarından Cheryl, annesinin ölümünden sonra kocasını da ikna ederek ailesine destek olmak amacıyla Ohio'dan adaya geri dönmeye karar verdiğinde; yanında yüzmeyi bırakan küçük kardeşi Timothy'i oyalamak için küçük bir hediye getirir: Portatif bir basketbol potası... 14 yaşına kadar hiç basketbol oynamayan Tim, bir anda bu yeni "oyuncağını" çok sevdi. Vaktini sık sık arka bahçede eski NCAA Divison III oyuncusu ve hediyenin "fikir babası" olan eniştesi Rick Lowery ile bire bir maç yaparak geçirmeye başladı. Lowery, NCAA'de guard oynadığı için o zaman 1.80'lerde olan Tim'e guard hareketlerini nasıl yapması gerektiğini öğretmişti (şu an bile arka bahçede yaptığı bu temel top sürme ve pas verme antrenmanlarının Tim'in fundementalının gelişimindeki etkisini fark edebilirsiniz) Sürekli kısa oyuncu hareketlerini çalışan Duncan'ın boyu, St.Dunstan Episcopal lisesinden mezun olduğunda artık hiç de kısa oyuncu olarak oynamasına müsaade edecek cinsten değildi çünkü Tim, lise birinci sınıftan mezun olduğu yıla kadar yaklaşık 16-17 cm. uzamıştı. "Chris'ten çıktıkları bu tur sırasında yetenekli bir oyuncuyla karşılaşması halinde bana haber vermesini istemiştim. Bir perşembe akşamı beni aradı ve "Coach, burada inanılmaz bir velet var. Neredeyse Alonzo'yla kafa kafaya oynadı." dedi. Bir an duraksadım ve hangi Alonzo?! Yoksa Alonzo Mourning mi?" diye sordum. Chris'in “evet” demesiyle benim de adanın yolunu tutmam bir oldu." Dave Odom-Eski Wake Forest Coach'u Bildiğin Alonzo işte Yaw!! Basketbol; önceleri Tim'in hayatındaki bir boşluğu doldurmak ve keyif almak için başladığı bir hobiydi ama bu büyülü spor, hiç tahmin etmediği bir anda bir kez daha hayatının tümüyle değişmesine neden oldu. 1992 yılında NBA'deki bir grup çaylak oyuncu, NBA'i tanıtmak ve insanlara sevdirmek amacıyla Karaip adalarına ufak bir tura çıkmıştı. Ve gittikleri her yerde gençlerle küçük gösteri maçları düzenliyorlardı. Bu maçlardan birinde oynayan Duncan'ın Alonzo Mourning gibi bir dev karşısından ortaya koyduğu inanılmaz oyun, çaylaklar takımındaki (kısa bir NBA kariyerinden sonra, ülkemizde Mavi Jeans Ortaköy de dahil olmak üzere, Malaga, Aris, Le Mans ve Hapoel Tel Aviv gibi bir çok Avrupa takımının formasını giyen) Chris King'in oldukça ilgisini çekmişti. King eline geçen ilk fırsatta kendisinden Karaip'lerde ufak çapta bir scouting yapmasını rica eden Wake Forest'taki, eski antrenörü Dave Odom'u aradı ve Duncan'dan bahsetti. Odom bu ilginç olayı şöyle anlatıyor: "Chris'ten çıktığı bu tur sırasında yetenekli bir oyuncuyla karşılaşması halinde bana haber vermesini istemiştim. Bir perşembe akşamı beni aradı ve "Coach, burada inanılmaz bir veled var. Neredeyse Alonzo'yla kafa kafaya oynadı." dedi. Bir an duraksadım ve hangi Alonzo?! Yoksa Alonzo Mourning mi?" diye sordum. Chris'in evet demesiyle benim de adanın yolunu tutmam bir oldu." Mourning'in ismini duyunca iştahı kabaran Odom ertesi gün asistanlarından bu çocukla ilgili her şeyi olabildiği kadar çabuk öğrenmelerini istedi. Ama Duncan'la ilgili duyumları alan tek coach Odom değildi. Georgetown ve Providence gibi takımlar da Duncan'ın peşine düşmüştü. Bu yüzden elini çabuk tutan Odom, asistanların Duncan'ın adresini ve telefon numarasını bulup kendisine getirmesinden bir iki gün sonra St.Croix'e giderek Tim Duncan'la görüşüp ondan söz aldı. Artık Duncan'ın hayatında yepyeni bir sayfa açılmıştı. "31 yıllık antrenörlük hayatımda Tim kadar mücadeleci bir oyuncu daha görmedim. İster antrenman maçı olsun, ister maça hazırlanmak için rakip takımın kasetlerini izlediğimiz bir toplantı veya maçın ta kendisi fark etmez her defasında bana ondan istediğim şeylerden daha fazlasını verdi." Dave Odom Duncan-Dream Team'e karşı Tim Duncan, ACC (Atlantic Coast Conference) liginin köklü ve kuvvetli takımlarından Wake Forest'ın formasını giydiği ilk maçı bir tek sayı bile atamadan tamamladı. Sonuçta Duncan, ne kadar yetenekli olursa olsun doğru düzgün bir basketbol salonunun bile olmadığı, basketbol kültürünün hiç gelişmediği küçük bir adadan gelmekteydi. Bu yüzden başta NCAA Division I seviyesinde mücadele etmeye alışmakta biraz zorlansa da kısa zamanda double-double'lık klasik performansını yakamaya başladı. Freshman sezonunda (1993-94) sahaya çıktığı 33 maçın 32'sinde kendisine ilk beşte yer bulan Duncan, ortalama olarak oyunda kaldığı 30.2 dakikada 9.8 sayı ve 9.6 ribaundla oynadı. Bu arada takımı Wake Forest da NCAA turnuvasına katılma başarısını gösterdi ama Demon Deacons, daha ikinci turda güçlü Kansas'a yenilerek turnuvaya veda edecekti (69-5. Duncan, NCAA'deki ilk yılında kariyerinin geri kalanına kıyasla oldukça sönük bir sezon geçirse de İyi Niyet oyunlarına (Goodwill Games) katılacak Amerikan milli takımına seçildi. Amerikan Goodwill Games takımı formasıyla Dream Team II'ye karşı da mücadele eden Duncan, Shaq ve Mourning klasındaki uzunlar karşısında verdiği ilk ciddi sınavda 8 sayı ve 5 ribaundla oynayarak 18 yaşındaki bir oyuncu için gerçekten başarılı oldu. Tim, NCAA'deki ikinci yılında (sophomore season) oldukça büyük bir gelişim göstererek ortalamalarını 16.8 sayı,12.5 ribaund'a yükseltti ve onun bu performansı sayesinde Wake Forest Demon Deacons, Duke ve North Carolina gibi güçlü takımlara rağmen ACC Turnuvası şampiyonluğuna ulaştı. NCAA turnuvasında ise, Sweet16'e kadar gelmesine rağmen o yıl Final Four'da mücadele edecek Oklohoma State'e 71-66 yenilerek bir kez daha evinin yolunu tutmak zorunda kaldı. Duncan sayı ve ribaund potansiyelinin yanında yaptığı inanılmaz bloklarla pota altını rakipleri için adeta bir cehenneme çevirmesinin semeresini NCAA yılın savunmacısı ödülüne ulaşarak da fazlasıyla aldı. Tim, NCAA'deki üçüncü (junior) yılında da kendisini geliştirmeye devam ederek sayı ortalamasını 19.1'e çıkardı. Basketbola geç başlamanın verdiği dezavantajı inanılmaz derecede disiplinli ve sıkı çalışarak kapatan Duncan, böylece NCAA'in neredeyse tartışmasız en iyi uzunu konumuna gelmişti. Coach Odom, Duncan'ın ortaya koyduğu performansı, çalışma disiplinini ve mücadeleci yapısını "31 yıllık antrenörlük hayatımda Tim kadar mücadeleci bir oyuncu daha görmedim. İster antrenman maçı olsun, ister maça hazırlanmak için rakip takımın kasetlerini izlediğimiz bir toplantı veya maçın ta kendisi fark etmez; her defasında bana ondan istediğim şeylerden daha fazlasını verdi." sözleriyle oldukça iyi bir şekilde ifade etmekte. "Drafta katılmıyorum çünkü hala eksiklerim var ve bu eksiklerimi kapatabileceğim en iyi yer NCAA. Bazen bazı şeyler paradan daha önemlidir." Tim Duncan 1995-96'da Tim takımını bir kez daha ACC Turnuvası'nda şampiyonluğa taşırken ACC'de yılın oyuncusu ve NCAA yılın savunmacısı ödüllerine de ulaşıyordu. Artık Tim, takımını NCAA turnuvasında da Final Four'a taşımaya kararlıydı ama bu kez de Wake Forest'ın karşısına -daha sonra şampiyon olacak- Kentucky çıkınca 20 sayılık mağlubiyetin tesellisi Elit Eight'e kadar yükselmekle sınırlı kalacaktı. 1996 yazında Tim bir kez daha milli takımlara çağrılarak Dream Team III yıldızlarına karşı kendisini deneme fırsatını yakaladı. Duncan bu kez pota altında Shaq, Hakeem Olajuwon ve "Amiral" David Robinson üçlüsüyle cebelleşirken sahadan 9 sayı ve 6 ribaundla ayrıldı. Artık Duncan'ın bir sene daha NCAA'de oynamasına gerek yoktu çünkü drafta katıldığı an birinci sıradan seçilmemesi draftın en büyük sürprizi olacaktı. Ama Duncan herkesi şaşırtan bir karar alarak üniversiteyi bitirip psikoloji diplomasını almaya karar verdi. Her ne kadar önceleri Drafta erken katılmamasının nedenini "Drafta katılmıyorum çünkü hala eksiklerim var ve bu eksiklerimi kapatabileceğim en iyi yer NCAA. Bazen bazı şeyler paradan daha önemlidir." diye açıklasa da gerçekte Tim'i drafta katılmaktan alıkoyan şey, ölmeden önce annesine verdiği bir sözdü. Delysia Duncan'ın çocukları için en büyük hayali hepsini üniversite mezunu olarak görebilmekti. Bunu bilen üç kardeş de ne pahasına olursa olsun üniversite eğitimlerini tamamlamak için kendi kendilerine söz verdiler. Sözünü sonuna kadar tutan Duncan, kolejdeki son yılında 14.7 ribaund ortalamasını yakalayarak tüm NCAA Division I oyuncuları arasında zirveye kuruldu. Buna ilaveten 20.8 sayı ortalamasını da tutturunca NCAA'in en prestijli ödüllerinden ikisi olan Wooden ve Naismith'in sahibini belirlemek de seçim komiteleri için fazla zor olmadı. Duncan, Wake Forest'tan mezun olduğunda NCAA tarihinde hem 2000 sayı+1500 ribaund toplamını geçen on oyuncudan biri; hem de 1500 sayı, 1000 ribaund, 400 blok ve 200 asiste ulaşan da ilk oyuncu unvanını kazanıyordu. Ayrıca yaptığı 431 blok onu ACC rekoruna taşıdı. (Bu kategoride NCAA genel sıralamasında ise şu an Golden State'te oynayan Adonel Foyle'nın hemen ardından ikinci sırada gelmekte.) Duncan'ı Kapmak 98 Draftında Duncan'ın Utah'lı Keith Van Horn ile çekişmesi beklense de kimse Van Horn'un Duncan'ı geride bırakarak birinci sıradan seçileceğine inanmıyordu. (Tabii o zamanlar kimse 9.sırada seçilen Tracy McGrady'inin de 30 sayı ortalamasıyla oynayacak bir süper star olacağını da tahmin etmiyordu.) Sonuçta biraz kader biraz şans Tim Duncan piyangosu San Antonio Spurs'ün başına vurdu. Spurs, NBA'e katıldığı 1976-1977 sezonundan beri playoff'larda olmasa bile normal sezonlarda (regular season) NBA'in en başarılı takımlarından biridir. Öyle ki Spurs, 26 sezon boyunca sadece 6 kez %50'lik galibiyet yüzdesinin altına indi. Talihin şu oyununa bakın ki 1995-96'da Spurs, sezonu 59 galibiyet elde ederek %72'lik bir yüzdeyle tamamlamıştı. 1996-97'de üst üste gelen sakatlıklarla takım en büyük iki yıldızı "Amiral" David Robinson ve Sean Elliott'ın yanında Chuck Person ve Charles Smith'ten de tüm sezon boyunca hemen hemen hiç faydalanılamayınca kaçınılmaz olarak Spurs ancak 20 galibiyet alabildi. Hoş bir yerden sonra NBA'in en kötü takımı olarak Lottary'de avantajlı konuma geçeceğiniz için yenilgiye pek ses çıkartmazsınız hatta yenilmek öncelikli hedefiniz haline bile gelebilir hele bir de işin ucunda Tim Duncan gibi bir yetenek varsa!!.. İkiz Kuleler Amerikan basketbol medyası 1980'lerde Houston'ın iki dev pota altı oyuncusu Hakeem Olajuwon ve Ralph Sampson'a yakıştırmış olduğu ikiz kuleler lakabını o kadar çok beğenmişti ki yetenek ve sahada sergiledikleri performansla onlardan çok da aşağı kalmayan Duncan ve Robinson ikilisi bir araya geldiğinde bu lakabı bir kez daha kullanmakta tereddüt bile etmediler. Tabii Samuel Huntington'ın Medeniyetlerin çatışması tezinin popülerleştiği 11 Eylül saldırılarından sonra kimse bu lakabı bir daha kullanmak istemedi ama Amiral ve Duncan her zaman için ikiz kuleler olarak hatırlanmaya devam edecek tıpkı Hakeem ve Sampson'ın da hatırlanacağı gibi. Duncan ve yaşlı kurt Robinson'ın ne kadar etkili ve uyumlu bir ikili olacağı beraber geçirdikleri ilk sezonda kendisini belli etti. 4 numaraya kaydırılan Duncan, daha efektif olduğu bu pozisyonda ligdeki hemen hemen tüm power forvetlerden daha uzun ve daha hareketli olduğundan her takım Duncan'ı savunmakta önemli zaaflar yaşadı. Duncan, bir çaylak için inanılmaz olarak adlandırabileceğimiz 21.1 sayı, 11.9 ribaund, 2.7 asist ve 2.51 blok ortalamalarını yakalayıp sezon boyunca her ay, “ayın rookie oyuncusu” olarak sezon sonunda “yılın en iyi çaylağı” ödülünü aldı hem de sezonun sonunda All-NBA takımına seçilerek, 1979-80 sezonunda Larry Bird'den bu yana çaylak sezonunda bu şerefe erişen ilk NBA oyuncusu oldu. Ayrıca Duncan 57 double-double'la bu kategoride de NBA lideriydi. Sonuçta San Antonio, o güne kadar bir NBA takımının sezon içinde gösterdiği en büyük yükselişi gerçekleştirerek önceki sezona kıyasla tam 36 galibiyet daha fazla aldı. Sıra playoff'lara geldiğinde Spurs, ilk turda Suns'ı 3-1 ile kolay geçerken, ikinci turda karşılaştıkları Malone&Stockton biraderlerin liderliğindeki Utah Jazz, serinin ikinci maçında Duncan'ın da sakatlanması sonucu Spurs'u ezip geçti.(4-1) Ama bu sadece şampiyonluğun bir yıl için erteleneceği anlamına geliyordu. NBA tarihinde şampiyon olan ilk eski ABA takımı, Spurs… NBA ve oyuncular sendikası arasındaki sorunlar nedeniyle ligin oldukça geç başladığı 1998-99 sezonunda Duncan'ın 21.7 sayı, 11.4 ribaund, 2.4 asist, 2.52 blok'luk performansı onu ikinci kez üst üste All-NBA yaparken defansif performansıyla da NBA All-defensive first team'e seçildi. Ayrıca 37 double-double'la bir kez daha bu kategoride zirvede yer aldı. Şampiyonlukla sonuçlanacak bu sezon aslında Spurs için o kadar da parlak başlamadı ama takıma deneyimli veteran Mario Elie'nin katılımı, böbreklerinden çok ciddi problemler yaşayan All-Star forvet Sean Eliott'ın inanılmaz fedakarlığı, Avery Johnson'ın zekası ve Tim Duncan'la David Robinson'ın mükemmel uyumu da eklenince 31-5'lik bir seri yakalayan San Antonio, Play-off'larda fırtına gibi eserek tarihindeki ilk şampiyonluğa ulaştı. Tim Duncan, New York Knicks karşısındaki final serisinde 27.4 sayı,14.0 ribaund ve 2.2 blok ortalamalarıyla takımını tarihindeki ilk NBA şampiyonluğuna ulaşmasında en önemli rolü oynayan oyuncuydu. Bu şampiyonluğun bir başka özelliği de Spurs, NBA'de şampiyon olan ilk eski ABA takımı olmasıydı. 1999-00 sezonu ise Tim için oldukça iyi başlamasına rağmen başladığı gibi bitmedi. Sayı ortalamasını 23.2'ye, ribaund ortalamasını da 12.4'e çıkaran Tim Duncan, Cleaveland karşısında 17 sayı, 17 ribaund ve 11 asistlik bir oyun ortaya koyunca 1994'te David Robinson'dan sonra triple-double yapan ilk Spurs oyuncusu oluyordu. Ayrıca All-Star maçındaki 24 sayısı ve 14 ribaundu sayesinde All-Star MVP ödülünü Shaq ile beraber paylaştı ve adet edindiği üzere bir kez daha All-NBA ve All-Defensive takımlarına seçildi. MVP oylamasını ise 5. sırada bitirdi. Ama ligin sonunda Sacramento karşısında sakatlanınca ligin geriye kalan birkaç maçını ve playoff'ları kaçırdı. 2000-01 sezonunda San Antonio Spurs ligin en çok galibiyet elde eden takımı olurken (5 Tim Duncan da bir yıl önce Shaquille O'Neil'a kaptırdığı double-double krallığını geri alıyordu (66). Oynadığı 82 maçın 81'inde çift haneleri sayılara ulaşan Duncan, 52 kez 20'li, 10 kez de 30'lu sayıların üzerinde skor üretti ve her zamanki gibi adını All-NBA ve All-Defensive team'e yazdırdı. (22.2 sayı,12.2 ribaund, 3.0 asist ve 2.34 blok) Spurs'un son 12 yılında çıktığı 11. playoff yolculuğunun ilk turunda Spurs, Minesota'yı 3-1, ikinci turda ise Dallas Mavericks'i 4-1 ile rahat geçerken tekrardan yeşeren şampiyonluk umutları LA Lakers önünde süpürülerek son buldu (4-0). 2001-2002 sezonunda San Antonio'nun yine bir parlak normal sezon ve kötü biten playoff macerasına daha şahit olduk. Spurs, 58 galibiyet 24 mağlubiyet alırken Duncan oyununu bir üst seviyeye çıkartmayı başararak 5.profesyonel sezonunda lig MVP'si ödülüne ulaştı. (25.5 sayı, 12.7 ribaund, 3.7 asist ve 2.48 blok) 70 maçta Spurs'un skor yükünü çeken Duncan, 69 maçta da takımın en çok ribaund alan ismi oluyor ve bir kez daha kendisine All-NBA ve All-Defensive takımlarında yer buluyordu. Ayrıca Kareem Abdül-Jabbar, Patrick Ewing, Hakeem Olajuwon ve Shaquille O'Neil'dan sonra sayı, ribaund ve blok kategorilerin her birinde ilk beş sırada bulunan 5.NBA oyuncusu olarak ismini rekor kitaplarına yazdırırken bir sezonda 2000 sayı, 1000 ribaund barajını geçen 14. NBA oyuncusu oluyordu. Tabi birde Bob Mc Adoo'dan sonra ilk kez double-double'larda 4 kez ligi zirvede tamamlayan forvet oyuncusu unvanını alıyordu. Playoff'ta ise San Antonio, Seattle Super Sonics karşısında oldukça zorlanırken çaylak Fransız guard, Tony Parker'ın inanılmaz oyunuyla turu geçmesini bildi. İkinci turda bir yıl önce elendikleri Lakers'la karşılaşan Spurs, bu kez de Lakers karşısında fazla bir varlık gösteremeyerek 4-1 elenmekten kurtulamadı. Bu arada Tim, kolejden beri beraber olduğu ve eskiden Wake Forest'ın da cheerleader'larından biri olan Amy ile dünya evine girdi. "Eğer onun kadar iyiyseniz bence sahada trash-talk yapmanıza, zaten gerek yok. O, şu anda ligin en iyi oyuncusu." Charles Barkley San Antonio Spurs, bugünlerde önemli bir değişim süreci içinde. Şu anda şampiyon kadronun ilk beşinden geriye kalan sadece iki oyuncu bulunmakta.(Duncan&R obinson) Bu yüzden son iki sezonda Duncan takımdaki liderliği oldukça belirgin bir şekilde devraldı. Mesela geçtiğimiz yıl bir Minnesota maçında Kevin Garnett trash-talk'la Duncan'ı sindirmeye çalışınca Duncan, hiç de alışık olmadığımız bir şekilde KG ye karşılık verdi ve olay her iki oyuncunun da diskalifiye edilmesiyle sonuçlandı. Bu konuda son günlerde dili iyice uzayıp önüne gelen oyuncuya sataşan ve en sonunda da mecburen, benim tabirime göre, bir eşek ile yaşayabileceği en ilginç tecrübeyi yaşayan Charles Barkley, şu yorumda bulunmuştu: "Eğer onun kadar iyiyseniz bence sahada trash-talk yapmanıza zaten gerek yok. O, şu anda ligin en iyi oyuncusu." Houston coach'u Rudy Tomjanovic ise Duncan'ın bu tür hilelerle durdurulamayacağını belirterek ekliyor: "Duncan kesinlikle durdurulması mümkün olmayan bir oyuncu sizin yapabileceğiz tek şey onun veya pas vereceği oyuncunun şutunu kaçırması için dua etmek olabilir." Duncan ise hayat ve basketbol felsefesini şu sözlerle açıklıyor: "Hiçbir zaman havalı gözükmeye çalışmadım. Böyle şeyler yapmaya çalıştığımda kendimi küçük düşürdüğümü düşünüyorum. Şu yaşıma kadar öğrendim ki eğer çok yüksekten uçup ayaklarınızı yere basmazsanız ya da durum kötüleştiğinde bunalıma girecek hale gelirseniz yine de kendinizi bir şekilde dengede tutmak zorundasınız. Ben bunu yapmaya, rahat olmaya çalışıyorum. Benim için son moda giyinmek önemli değil. Kıyafetimin rahat olması önemli. Olduğu kişiden başkası olmaya çalışmak veya bunun nasıl bir duygu olacağını denemek istemiyorum. Benim istediğim tek şey görevimi yapıp takımım için üretken bir oyuncu olmak. Bazı insanların benim için aşırı sakin veya tepkisiz demesi umurumda değil aslından bu tür sözleri kendim için bir iltifat olarak kabul ediyorum. David bana bir lider ve winner olmak konusunda çok şey öğretti. Ama aynı zamanda bunları yaparken gururumu ve onurumu korumam gerektiğini de öğrendim." Bu sezon Amiral Robinson'ın son sezonu, hatta belki free agent olacak Tim Duncan'ın da Spurs'teki son sezonu olabilir ama çoğu kişi gibi ben de Tim'in çok mutlu olduğu San Antonio'dan kolay kolay kopabileceğini sanmıyorum tıpkı Jason Kidd'in kendi yarattığı Nets fenomeninden kopamayacağını düşündüğüm gibi. Yine de kuşkusuz GM'ler bu yaz Payton, Stackhouse, Olowokandi, Kidd ve Duncan gibi serbest kalacak yıldız oyuncular için kıyasıya bir yarışa girişecekler. Artık kimlerin takım değiştireceğini ölü sezonda göreceğiz ama sezon sonunda değişmeyecek bir şey var ki, o da Tim Duncan’ın muazzam istatistikleri ile All-NBA ve All-Defensive takımlarında bir kez daha yer alacağı…
__________________ ' Benim Yüküm mü Çok Ağır Ben mi Acizim ? Bu Kavganın İçinde Yoksa Çok mu Sessizim ? Bak Büyüdü Oğlun Anne Hayalleriyle Yürüdü Bilir Yok Yolun Sonu Ama Dinlemez Gider ... | |
| | |
| | #7 (permalink) |
| Turkish Yakuza ![]() ![]() Üyelik tarihi: Apr 2007 Nerden: Tribünden !!! Yaş: 18
Mesajlar: 4.693
Rep Gücü : 3428 Rep Puanı : 337716 Rep Seviyesi : ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | --->: NBA Oyuncularının Hayat Hikayeleri Full Name: Kenyon Martin Height: 6' 9" Weight: 234 lbs. Position: Forward Birth Place: Saginaw, MI Birthday: December 30, 1977 College: Cincinnati '00 NBA Team: Denver Nuggets Kenyon Martin, hem savaşçı hem de yetenekli savunmacıların en son örneği. Yaptığı Her blok veya smaç sanki bir sanat eseriymiş gibi kendisine özgü bir güzellik taşımakta. Ve konu savunma olunca Kobe Bryant’tan Shaq’e, Paul Pierce’tan Jermaine O’Neil’a kadar bir çok oyuncu onun ilgi alanının içine girmekte Reenkarnasyon; Uzak Doğu inanışlarına -özellikle de Budizm’e- göre değişik bedenlerde ve belli aralıklarla ruhun tekrar tekrar ortaya çıkma haline reenkarnasyon yani yeniden doğuş denilmektedir. Brad Pitt’in “7 Years in Tibet” filmini seyreden okurlarımız (çoğunlukla da bayanlar) hatırlayacaktır. Pitt’in eğitmenliğini yaptığı küçük çocuk, aslında Budist inancına göre Tibet’in ruhani lideri Dalai Lama’nın ruhunun yeniden doğuşu olduğuna inanılarak Tibetli keşişler tarafından fakir ailesinin yanından alınıp dini liderliğe hazırlanır. (ki her Dalai Lama öldükten sonra da Tibetli keşişler yollara düşerek yeni Dalai Lama’yı aramaya koyulur, seri de 13. Dalai Lama, 14. Dalai Lama diye uzayıp gider...) Bir an için böyle bir durumun gerçek olabileceğini varsaysak ve bunu NBA’e taşısak eğlenceli olmaz mıydı ne dersiniz?! Mesela şampiyon “Bad Boys”un (Detroit Pistons) önemli oyuncularından Bill Laimbeer’i seyretmiş olanlar hatırlar, sahada rakibini durdurmak için denemeyeceği yol, yapmayacağı pislik yoktur. Her türlü çılgınlığa ve kavgaya her an için hazırdır ve ne olursa olsun savunduğu adama sayı attırmamak, ona maçı zehir etmek birinci önceliğidir. Bu tür bir özelliğin diğer bir oyuncuya da geçtiğini varsaysaydık herhalde ilk önceliğimiz takım arkadaşı Dennis Rodman olurdu. Peki NBA’in gelmiş geçmiş en vahşi ve çılgın oyuncularından olan Rodman’dan sonra kim gelebilirdi? Vukuatlarıyla NBA diskalifiye rekorunu kırmaya çalışan Rasheed Wallace fena bir tercih olmazdı herhelde, ne dersiniz? Bence halkaya eklenene bilecek son zincire de New Jersey Nets’in yarı psikopat yıldızı Kenyon Martin gerçekten çok yakışırdı. Bu para-psikolojik kurgumuzu bir kenara koyduğumuzda, şu an ligde oynayan oyunculardan çok azı draft edildikten bu kadar kısa bir süre sonra hem defansta hem de ofansta Kenyon Martin kadar takımına yardımcı olmuştur. Üstelik Martin, bu oyunu hem severek hem de yürekten oynayan bir oyuncu. Onun basketbola karşı olan tutkusunu her bir ribaund mücadelesinde, yaptığı her bloktan ya da smaçtan sonra gözlerinden anlayabilirsiniz. Şu an ligdeki yıldızlardan kaçı kırık bir bacakla maça devam etmek ister? Ya da kaçı gözünü hiç sakınmadan ve üç numara oynamasına bakmadan gerekirse Shaq’i savunacağını hatta duruma göre Shaq’i yere indirmekten bile kaçınmayacağını söyler? Kenyon Martin’i farklı kılan, onu diğerlerinden ayıran özellik işte bu. Ah, bir de insanlara savunma yaparken alınlarının ortasına dirsek atmasa!.. “ En basitinden Kenyon’ın ne kadar iyi bir çocuk olduğunu ve önünde çok iyi bir kariyerin kendisini beklediğini biliyorum ama bazı şeyleri değiştirmezse kendisine NBA’de yer yok!!” - DAVID STERN ‘NBA Başkanı’- Dövücem Dövücem, Dedim Sana!! Aslında konu hazır New Jersey iken ben de araya üç beş Go-Go bar hikayesi sıkıştırmak ya da anlayamayanlar için Go-Go bar ne demektir açıklamak isterdim (Daha detaylı bilgi için bknz. Pivot Dergisi, sayı 42 - Gökmen Ertem'in New Jersey Macerası) ama şartlar şu an için elvermediğinden biz efkarımızı evde dağıtıyoruz ne yapalım!! Madem Go-Go kelimesini açıklayamadık dilerseniz “Thug” kelimesiyle idare edelim. Sözlük anlamıyla thug; azılı haydut, eşkıya veya gangster demek. Kenyon Martin’e yakıştırılan bu lakap, Martin tarafından şiddetle reddedilse de geçen sezondaki vukuatları sonrası kendisine yapışıp kaldı. Adamımız geçtiğimiz yıl normal sezonda (regular season) 6 kez rakiplerine sportmenlik dışı faul yaptı ki bunların çoğu “öyle böyle değil” şeklinde tanımlayabileceğim cinstendi. Tabii doğal olarak da Kenyon, NBA komitesi tarafından 7 maç artı 347.057$ da para cezasına çarptırıldı ki bu miktar bazı oyuncuların neredeyse yıllık kazancıyla eş değer!! Kenyon’ın marifetlerine bir göz atarsak en çok akılda kalan kurbanı Orlando Magic’in süper starı Tracey McGrady idi. Kenyon, Maç içinde smaç girişimlerine uyuz olduğu T-Mac’le kapışma ortamını hazırladıktan sonra nihayetinde T-Mac’in suratının ortasına bir “buse” kondurdu ve rahatlamış bir şekilde oyundan diskalifiye edildi. Kenyon Martin’e 15.000$ para ve iki maç oynamama cezasına mal olan bu olaydan sonra Magic’in antrenörü Doc Rivers: “Kenyon pis bir oyuncu değil. Benim inancım bu yönde ama sahada yaptığı şey tam anlamıyla bir pislik idi. NBA de bu tür davranışların yeri yok!!” şeklinde bir açıklamada bulunuyordu. Kenyon’ın bir diğer kurbanı ise Karl Malone amcam oldu. Nets’in Jazz’e kaybettiğinin hemen hemen kesinleştiği maçın son periyodunda bir Utah, fast break’i sırasında top Malone’a geldi, neyse ki adamımız Martin süratle olay mahalline yetişti de dirseğini hiç çekinemeden bir güzel Malone’un ağzının ortasına yapıştırdı!. Maçtan sonra Malone’un da tepkisi Doc Rivers’ınkine benzerdi: “Yorum yapmak istemiyorum ama bu tür davranışlara NBA’de yer yok.”(Keşke Malone zamanında takım arkadaşı John Stockton’ın dirseklerine de benzer bir tepki gösterebilseydi!!) “Kenyon’ın yapmak istediği tek şey insanların eskisi gibi etrafta dolaşıp bizi rahatlıkla itip kakamayacağını göstermek başka bir şey değil!!..” -Byron Scott- Kesinlikle Malone ve Rivers’ın konuşmalarında üstüne basarak “NBA’de bu tür şeylere yer olmadığını” vurgulamaları bir tesadüf değildi. İki deneyimli isim NBA’e “Bu adamı hizaya getirin” mesajını gönderiyordu. NBA Başkanı David Stern’in cevabı da gecikmedi. Martin’i her defasında bir sonraki dirseği için büyük bir para ve maç cezası ile tehdit etti. Hatta durum öyle bir raddeye geldi ki televizyonda Stern, Martin’e üstü kapalı da olsa “seni NBA’de oynattırmayız” tehdidinde bulundu: “En basitinden Kenyon’un ne kadar iyi bir çocuk olduğunu ve önünde çok iyi bir kariyerin kendisini beklediğini biliyorum ama bazı şeyleri değiştirmezse kendisine NBA’de yer yok!!” Stern’e ilk tepki Nets’in coach’u Byron Scott’tan geldi: “Kenyon’ın yapmak istediği tek şey insanların eskisi gibi etrafta dolaşıp bizi rahatlıkla itip kakamayacağını göstermek başka bir şey değil!.” Kulağı çekilen Martin ise biraz sakinleşmişti. Örneğin geçtiğimiz yıl konferans finalinin beşinci maçında Boston Celtics’li Walter McCarthy, Martin’e öyle sert bir faul yaptı ki normal şartlar altında Kenyon, Mc Carthy’e tereddüt etmeden saldırırdı. Ama bu kez öyle olmadı. Martin, yumruklarını sıkıp dişlerini biraz gıcırdatmakla yetindi ve gidip uslu uslu faul atışlarını kullandı. Haliyle bu durum medyanın da yoğun dikkatini çekti ve spor sayfalarında: “Martin, rekora gidiyor. Tam 33 maçtır sportmenlik dışı faul yapmadı ve oyundan atılmadı!!” tarzı haberler yer bulmaya başladı. Takım arkadaşı Lucious Harris bir basın toplantısında Kenyon ile ilgili olarak şunları söylüyordu: “Kenyon sanırım gerçekten kendisini kontrol etmeyi öğrenmeye başladı. Onun sertliğine ihtiyacımız var ama bunun için sahada kalması ve anlamsız sportmenlik dışı fauller yapmaması gerekli. Yine de düşündüğümde bu oyunu onun kadar yürekten oynuyorsanız bu tür şeylerin olması da bir bakıma kaçınılmaz.” Martin’in uslanıp uslanmadığı konusundaki açıklamaları ise oldukça ilginçti: “Ben ne nazikleştim ne de kibarlaştım sadece biraz daha aklım başıma geldi. Artık işlerin o noktaya gelmesine izin vermiyorum. Yalnızca oyunumu oymaya çalışıyorum ve bu oyunu pis oynadığımı artık kimse iddia edemez!!” Martin, eğer bu durumu biraz daha erken idrak edebilseydi çaylak sezonunda Mike Miller’a Yılın Çaylağı (Rookie Of The Year) ödülünü büyük bir ihtimalle kaptırmayacaktı. Şimdi dilerseniz Kenyon Martin’in geçmişine ve kariyerine biraz daha yakından göz atalım. “ Ben pısırık çocukluk günlerimden bu yana çok değiştim. Benimle o zamanlar uğraşan herkese -nazik bir el hareketiyle birlikte- alın bunu diyorum!!” –Kenyon Martin- Sorunlu Çocukluk Yılları Kenyon Martin 30 Aralık 1977’de Saginaw Michigan’da Lydia Moore ve Paul Boby’nin çocuğu olarak dünyaya geldi. (İlginç bir rastlantı benim bu yazıyı hazırladığım şu saatlerde takvim 30 Aralık’ı göstermekte.) Kenyon çocukluğunu ise Güney Dallas yakınlarındaki Oak Cliff’de geçirdi. Çoğumuz en azından birkaç kez televizyonda Amerikan gençlik filmlerine rastlamışızdır. Klasikleşen bir biçimde sınıfta 3 tip insan vardır. Birincisi sınıfın herkese sözü geçen, istediği kızla çıkan, ona buna sataşan ve sıklıkla da milleti döven, kabadayı elemanı. İkinci olarak bu elemanın etrafında dolaşan popülerlik budalası tipler ve sınıfın kendi halinde yaşayan normal ahalisi. Son olarak da sınıfın sessiz, sakin, çalışkan ve diğerlerinin bolca sözlü tacizine uğrayan en pısırık tipi. Sizce Kenyon Martin çocukken bu klişe karakterlerden hangisine daha yakın bir veletti? Sanıyorum ki çoğunluğun cevabı ilk seçenekten yanadır. Ama Martin, beklentinizin aksine sınıfın kendi halindeki sessiz, sakin elemanıydı. Üstelik çocukken kekeleme problemi olması onu iyice diğerlerinin alay konusu haline getirmişti. Tüm bunlar yetmezmiş gibi o zamanlar ten renginin bir siyah için çok açık olması da onunla “Sarı Çocuk” (Yellow Boy) diye dalga geçilmesine neden olmaktaydı. Daha da ilginci Kenyon’a birisi sataştığı zaman onu bu durumdan kurtaran ve dayılanan çocukları döven çoğunlukla büyük ablası Tamara olmaktaymış. Merak edenler için bugün Martin’in göğsünün üzerinde bulunan “Bad Ass Yellow Boy” dövmesi o günlere bir gönderme niteliği taşımaktadır. Martin’e çocukluk günleri sorulduğunda gayet kibar bir cevap alıyoruz: “Ben pısırık çocukluk günlerimden bu yana çok değiştim. Benimle o zamanlar uğraşan herkese -nazik bir el hareketiyle birlikte- alın bunu diyorum!!” Kimilerine göre bugün Kenyon’ın yaptığı sportmenlik dışı fauller bile çocukluğu ile doğrudan ilgili. Martin’in hoş bir çocukluk geçirmediği kesin ama a-sosyal bir karakterden bir NBA yıldızına dönüşmek kolay olmasa gerek. İşte bu noktada sporun insan hayatındaki etkisi daha da belirgin bir hal almakta. Pısırık bir gencin sadece birkaç yıl içinde NBA efsanesi Oscar Robertson’ın NCAA rekorlarına göz dikmesini herhalde başka türlü açıklayamayız. Sade bir savunmacıdan, NBA draft’ında bir numaradan seçilmeye uzanan yol; Kenyon Martin, Cincinati Üniversitesi’ne ilk geldiği günlerde atletik özelliklerini ön plana çıkaran, fena savunma yapmayan ama çok sınırlı hücum yetenekleri olan bir oyuncuydu. Freshman sezonunda (1996-97) ancak üç maça ilk beşte başlayan Martin, sahaya çıktığı 22 maçta 2.8 sayı, 3.4 ribaund ve 0.4 asist ortalamasıyla oynamıştı. Üstelik %31 gibi rezalet ötesi bir serbest atış yüzdesiyle tam anlamıyla vasat bir bench oyuncusu profili vermekteydi ki NCAA takımlarında gayet bol miktarda bu tarz oyunculardan bulunmaktadır. Tabii O sezon Cincinati Bearcats’in tüm sezon öncesi (pre-season) anketlerinde bir numara olarak gösterildiğini de hesaba katarsak böyle bir kadroda kendisine yer bulmasının da bir freshman için oldukça zor olduğunu da göz ardı etmemeliyiz. O sezon Cincinati, Conference USA (C-USA) şampiyonluğunu kazanmasına rağmen NCAA turnuvasında büyük bir hayal kırıklığıyla evine geri dönecekti. Takımdaki yıldız son sınıf öğrencilerinin yıl sonunda mezun olmasıyla eski Yeşil Çam filmlerindeki meşhur “Bugün assolist gelmedi. Bari sen çık da bir-iki şarkıyla şu müşterileri oyala” tarzı bir fırsat yakalayan Kenyon, 1997-98 sezonunda eline geçen bu fırsatı gerçekten iyi kullandı. Atletik özelliklerini ve acı kuvvetini oyuna daha çok yansıtan Martin, bir anda rakip takımların en çok çekindiği savunmacılardan biri haline gelmişti. Oynadığı 30 maçın hepsine ilk beşte başlayan Kenyon, ortalamalarını 9.9 sayı, 8.9 ribaund ve 2.8 blok’a yükseltti. Sezon boyunca en çok akıllarda kalan performansını ise DePaul karşısında 24 sayı, 23 ribaund ve 10 blok ile oynadığı maçta sergiledi. Böylelikle 31 yıl sonra ilk kez bir UC (University of Cincinati) oyuncusu triple-double yapıyordu. Martin’in yükselen performansıyla beraber Cincinati, bir kez daha hem C-USA’de regular sezon hem de C-USA turnuvası şampiyonluğuna ulaştı. Martin de C-USA turnuvası MVP ödülünün yanı sıra konferansın en iyi savunmacısı ödülünü kucaklıyordu. 98-99 sezonuna üst üste 15 galibiyet alarak başlayan Cincinati Bear Cats, ard arda gelen 4. C-USA şampiyonluğuna ulaşıyordu. Kenyon ise bir yıl önceki istatistiklerine yakın bir performans ortaya koyup 10.1 sayı ve 6.9 ribaund ile oynayarak College Hoops Insider tarafından yılın en iyi savunmacısı olarak ödüllendirilmiş, Basketball News tarafından yılın en iyi savunma ve Associated Press tarafından da All-American ilk beşine seçilmişti. Artık o NCAA’in en iyi savunmacılarından biri kabul edilen, vasatın üzerinde bir oyuncuydu. Ama NCAA’deki son sezonunda öyle bir sıçrama gerçekleştirdi ki tüm Amerika artık onun Kolejlerdeki en iyi oyuncu olduğu konusunda hem fikir hale geldi. “Eskiden her maça çıktığımda Tanrıya lütfen bana faul yapmasınlar diye dua ederdim. Öyle ki hakemler bana yapılan bir faulü çalmadığı zaman bile sesimi çıkartmıyordum. Ama bu sezon çalınmayan faullere bayağı sinirlenmeye başladım!!” - Kenyon Martin- DerMarr Johnson (Atlanta Hawks takımında oynamakta ama sezon öncesi bir trafik kazasında boynunu kırdı ve sezonu açamadan kapadı!) ve Steve Logan (Golden State tarafından bu yıl 30. sıradan seçilmesine rağmen Warriors'ın guard bolluğu dolayısıyla kendisine kadroda yer bulmadı.) gibi güçlü bir back court’la desteklenen Martin, ilk kez hücumda daha evvel hiç yapmadığı şeyleri yapmaya başlamıştı. Orta mesafe şutları artmış, çembere daha korkusuzca ve daha çok yüklenmeye başlamış hatta ilk kez üç sayılık atışlarında bile isabet bulmuştu. Hatta ilk üç sezonundaki %48’lik ortalama serbest atış yüzdesi bile %68’e çıkmıştı; “Eskiden her maça çıktığımda Tanrıya lütfen bana faul yapmasınlar diye dua ederdim. Öyle ki hakemler bana yapılan bir faulü çalmadığı zaman bile sesimi çıkartmıyordum. Ama bu sezon çalınmayan faullere bayağı sinirlenmeye başladım!!” Yükselen Yetenek İnanılmaz savunma becerilerinin yanına eklediği patlayıcı hücum gücüyle Martin, (18.9 sayı, 9.7 ribaund, 3.5 blok!) Cincinati’nin rakiplerini ezip geçmesini sağlıyordu. Bu arada Tulane karşısında da 28 sayı, 13 ribaund ve 10 blok ile kariyerinin ikinci triple-double’ına imza atmıştı. Tüm basın drafta ilk sırada seçilmesi beklenilen yıldız power forvet’in peşindeydi ve daha da önemlisi herkes onun nasıl kısıtlı hücum yeteneklerini bir sezon içerisinde bu kadar çok geliştirdiğini merak ediyordu. Martin’in cevabı ise çalışmanın bir sporcu için ne kadar önemli olduğunu ortaya koymaktaydı; “Sadece benden istenileni yaptım. Bob, geçtiğimiz sezonun sonunda bana gelecek sezon daha çok sayı atıp atamayacağımı, buna kapasitemin olup olmadığını sordu. Ben de tüm yaz hücum hareketlerim üzerinde çalıştım, her gün saatlerce şut attım ve sanırım hücum yönümü geliştirmeyi başardım. Çünkü bunu yapamayacağını düşünseydi Bob’ın benden böyle bir şey istemeyeceğini biliyordum. Onu hayal kırıklığına uğratamazdım.” Daha evvel ki başarısız NCAA turnuvası maceralarından sonra bu kez Cincinati taraftarları en azından final four bekliyorlardı. Sonuçta Amerika’nın en dominant front court oyuncusu Bearcats’teydi. Ama tüm hayaller Kenyon Martin’in C-USA turnuvasında sağ bacağını kırmasıyla son bulacaktı. Martin’siz UC ancak ikinci tura kadar yükselerek şampiyonluk bekledikleri turnuvadan elleri boş bir şekilde geri dönüyordu. Martin ise üzüntüden kahrolmuş bir biçimde evinde dinlenmekteydi; “Ameliyattan çıktığım zaman her şeyin bittiğinin farkındaydım. İsyan etmek istiyordum. Niye böyle bitmişti. Bu şekilde bitemezdi, bitmemeliydi!! Arkadaşlarım sahada her şeyiyle savaşırken ben evimdeki rahat koltuğuma uzanmış onları seyrediyordum hem de bana en çok ihtiyaç duydukları anda. Kendimi sanki onlara ihanet etmiş gibi hissettim. Bacağım kırık da olsa bir şekilde onların yanında, sahada mücadele ediyor olmalıydım!!” diyerek benchde alçılı ayağı ile arkadaşlarına destek verdi. “Arkadaşlarım sahada her şeyiyle savaşırken ben evimdeki rahat koltuğuma uzanmış onları seyrediyordum hem de bana en çok ihtiyaç duydukları anda. Kendimi sanki onlara ihanet etmiş gibi hissettim. Bacağım kırık da olsa bir şekilde onların yanında, sahada mücadele ediyor olmalıydım!!” -Kenyon Martin- Oscar Robertson’dan sonra UC tarihinin en iyi oyuncusu Sezon sonunda Kenyon, NCAA’deki tüm ödülleri silip süpürerek Naismith, Wooden, Associated Press, Sporting News, NABC ve Amerikan Ulusal Basketbol Yazarları Birliği yılın oyuncusu ödüllerini kazandı. Bildiğiniz üzere Oscar “Big O” Robertson, NCAA ve NBA tarihinin gelmiş geçmiş en büyük oyuncularından biridir. Cincinati Üniversitesi’ni tarihinde ilk kez NCAA turnuvasına ve Final Four’a taşıyan Robertson, kolej kariyerinde tutturduğu 33.8 sayı ortalamasıyla ( NCAA tarihinin en iyi 3. sayı ortalaması) 3 kez yılın oyuncusu ödülüne ulaşmış, NBA kariyerinde ise 1971’de Milwaukee’yi şampiyonluğa taşımış, 6 kez NBA asist kralı olmuş ve NBA’in en büyük skorerleri arasına da adını yazdırmıştır. Amerikan Ulusal Basketbol Yazarları Birliği yılın oyuncusu ödülünü en son kazanan Cincinati oyuncusunun Oscar Robertson olması sanırım bu ödülün ne kadar zor kazanıldığını ve Kenyon Martin’in de kendisini hangi ölçüde geliştirdiğinin kanıtıdır. Martin’in bu ödülü kazanmasından sonra Robertson’ın yorumu şu olmuştur: “40 yıl sonra bu ödül ilk kez bir UC oyuncusuna gitti ve bu onuru bir başka Bearcat ile paylaşmak kişisel olarak bana çok şey ifade ediyor.” Ayrıca Martin kolej kariyerinde kullandığı 875 şutun 513’ünde isabet bularak %58 şut yüzdesiyle Oscar Robertson’ın önünde okul rekorunu elinde bulundurmakta. Martin’in elinde tuttuğu ve şu an için kırılmasına imkansız gözüyle bakılan bir diğer rekor ise 292 blokla Cincinati tarihinin en çok blok yapan oyuncusu olması. (Çünkü onu geçmek isteyen bir oyuncu ise en azından 4 yıl için 2.6 blok ortalaması ile oynamak zorunda.) Millenyumun Bir Numarası!! Hidayet’in Sacramento tarafından 16. sıradan seçilerek göğsümüzü kabarttığı 2000 Draft’ına genel olarak baktığımız zaman gerçekten çok sayıda yıldız adayla karşılaşmamıştık. Bu yüzden Kenyon Martin’in birinci sıra için rakibi yok denecek kadar azdı. Dolayısıyla ilk sıradan seçilmesi neredeyse hiç kimse için sürpriz olmadı. C-USA tarihinin en başarılı koçu Bob Huggins’in draftla ilgili değerlendirmesi ise şu şekildeydi: “Kenyon, hak ettiği sıradan seçildi. O benim yetiştirdiğim en iyi oyuncuydu. Ayrıca Dallaslı bu genç adam kadar kendisini geliştiren başka birisini de görmedim. Takıma katıldığında iyi bir savunmacı ve ribauntçuydu ama hücum yeteneklerini çok geliştirdi. Düşünün medya ve rakip takımlar bile ondaki gelişim karşısında afallayıp kaldı. Bu çocuk sahada sizin ondan istediğiniz her şeyi yapar. Kimi isterseniz savunur. Artık hook atışları, pota altı dönüşleri, orta mesafe şutları da gelişti. Ama NBA’de 4 numara için biraz kısa ve çelimsiz kalabilir. Sanırım kısa forvet oynamaya da yavaş yavaş alışacaktır.” “ Ben hayatımda böyle bir şey görmedim!! Adamın kemiği paramparça olmuştu ama o hala oynamak için diretiyordu!!” -Stephon Marbury- Nets’in yeniden yapılanma süreci 1967 yılında Americans ismiyle kurulan ve ABA’da mücadele eden New Jersey, 1969 yılında New York’a taşınarak ismini New York Nets olarak değiştirdi. Nets, ABA’da kazanılan iki şampiyonluğun ardından 1976-77 sezonunda ABA’dan NBA’e geçmeye karar verdi. Bir sonraki sezon ise takım tekrar New Jersey’e taşındı. Geçtiğimiz haftalarda yaşanan ve Byron Scott’ın; New York- New Jersey rekabeti denen bir şeyin varolmadığını çünkü rekabetin ancak birbirine yakın seviyedeki iki takım arasında meydana gelebileceğine dair manidar sözleriyle alevlenen New Jersey-New York sürtüşmesinin sebeplerinden birisi bu. Diğer neden ise New Jersey’lilerin onlara göre daha gelişmiş ve zengin olduğuna inanan ve kendilerini daha üstün gören komşu New York’lulardan bir nevi intikam alma duygusu olabilir. Konumuza geri dönersek New Jersey, geçtiğimiz yıla kadar NBA’in pek de başarılı takımlarından biri değildi. 1998-99 sezonunda John Calipari’nin yönetimindeki Nets ancak 15 galibiyet alabilmişti. Calipari’nin yerine getirilen Don Casey’de de durum çok da farklı olmamış ve NJ, 31 galibiyet almıştı. 2000-01 sezonuna girilirken NJ yönetimi, takımı Magic Johnson’ın 1980’lerdeki “Show Time” Los Angeles Lakers’ının en önemli oyuncularından Byron Scott’a emanet etmeye karar verdi. Böylelikle Scott, Nets tarihinde birinci sıradan Draft edilmiş ikinci oyuncuyla beraber çalışma fırsatını yakalamıştı. (Merak eden arkadaşlar için Nets’in daha önce birinci sıradan seçtiği oyuncu, şu an Sixers’da oynayan, süper bir kariyere sahip olabilecekken disiplinsizliği ve uyumsuzluğu nedeniyle her şeyi elinin tersiyle iten Derrick Coleman’dı.) Martin için çaylak sezonu (rookie season) oldukça iyi geçiyordu. 12.0 sayı, 7.4 ribaund ve 1.66 blok ortalamasıyla tüm çaylaklar arasında blokta birinci, sayı ve ribaund’ta ise ikinci sırada gelmekteydi. Oynadığı 68 maçın hepsinde ilk beşte başlayan Martin, 10 karşılaşmayı double-double yaparak tamamladı. Milwaukee karşısında ise NBA kariyerinin ilk triple-double’ına (18 sayı, 15 ribaund, 11asist) ulaşıyordu ki bugüne kadar sadece 6 oyuncu çaylak sezonunda bunu başarabildi. Talihsizlik Martin’i, sezonun sonuna yaklaşılırken yakaladı. Martin, Boston maçı sırasında meydana gelen bir çarpışmada tekrar sağ bacağını kırınca sezonu kapatmak zorunda kalıyordu. Bu maçla ilgili en ilginç nokta ise; Kenyon, bacağı kırıldıktan sonra bile maça devam etmek için Koç Scott’a ısrar etmiş ancak yardımcı antrenörlerin zoruyla soyunma odasına götürülebilmişti. Bu olayla ilgili o dönem Nets’in oyun kuruculuğunu yapan Stephon Marbury şunları söylemekte: “Ben hayatımda böyle bir şey görmedim! Adamın kemiği paramparça olmuştu ama o hala oynamak için diretiyordu!!” Çok başarılı bir çaylak sezonu geçirmesine rağmen Martin, Yılın Çaylağı Ödülü’nde (Rookie of The Year) Orlando’lu Mike Miller’ın gerisinde kalarak kullanılan 124 oyun ancak 36’sını alabildi. (Miller, 75 oy) Çoğu kişiye göre Martin de en az Miller kadar bu ödülü hak etmişti ama Miller’ın play-off oynayan bir takımda yer alması ve Martin’in saha içinde biraz evvel bahsettiğimiz agresif tavırları onun için önemli bir dezavantaj oluşturmuştu. Jason Kidd&Kenyon Martin: 26 yıl sonra gelen ilk final “Bu takım içindeki bazı adamlarda yürek yok !! Kaybetmeyi hiçbir zaman sevmesem de kaybetmeye dayanabilirim. Ama yüreklerini sahaya koymayan adamlara kesinlikle tahammül edemiyorum.” -Kenyon Martin- Nets’in 2000-2001 sezonunda ancak 25 galibiyet alması takımdaki bazı şeylerin değişmesi gerektiğini açıkça ortaya koyuyordu. Nets yönetimi çok akıllıca bir kararla bugüne kadar yapılmış en iyi takaslardan (trade) birine imzasını attı. Stephon Marbury, Johnny Newman ve Soumaila Samake’yi Phonex’e, Jason Kidd ve Chris Dudley karşılığında takas edildi. Böylelikle Nets uzun zamandır ihtiyaç duyduğu lider oyuncu ihtiyacını karşılıyordu. “Mr.Triple Double” Jason Kidd’in liderliğindeki Nets, Kenyon Martin ve Keith Van Horn gibi yetenekli oyuncular, disiplinli ve takım oyununa dayanan Byron Scott’ın oyun tarzıyla -sanki bir önceki sezon 25 galibiyet alan takım başka bir takımmış gibi- Doğu’da fırtına gibi esmeye başladı. Martin de istatistiklerini neredeyse her kategoride yükselterek 14.9 sayı, 5.3 ribaund, 2.6 asist, 1.6 blok, 1.2 top çalma ortalamalarına ulaşıyor, çaylak sezonunda %9 olan üç sayı yüzdesini ise %22’ye taşıyordu. Ayrıca yaptığı 108 smaç ile bu kategoride de NBA’in ilk beş oyuncusundan biriydi. Takım kimyasını yakalayan Nets, sezon sonunda aldığı 52 galibiyet ile Doğu’nun zirvesinde yer alıyordu. Playoff’a geldiğimizde Nets’in rakibi, ancak son sıradan playoff’a girebilen, yüce insan Reggie Miller’ın takımı Indiana Pacers’tı. Reggie ve Pacers, kanının son damlasına kadar dirense de saha avantajını iyi kullanan Nets, seriden 3-2 galip ayrılan taraf oluyordu. Konferans yarı finalindeki rakip ise Orlando’yu 3-1 ile rahat geçen Hornets idi. Beklenilenin aksine Hornets, Nets’e oldukça kolay teslim olacaktı. (4-1) Konferans finalindeki rakip ise zorlu Boston Celtics’ti. Pierce ve Walker’ın büyük çabasına rağmen Kidd’in mükemmel performansı ve liderliği sayesinde New Jersey Nets adını finale yazdırıyordu. Ortak fikir Sacramento engelini aşmış Lakers’ın şampiyonluğa ulaşacağı ama Nets’in de en azından kendi evindeki bir ya da iki maçı alacağı yönündeydi. Ama Shaq faktörü buna izin vermedi ve LA Nets’i 4-0 ile süpürdü. Daha önceki turlarda Jermaine O’Neil, Paul Pierce ve kimi zaman Antoine Walker’ı savunan Martin, Lakers serisinde takımın en iyi savunmacısı olduğu için Rick Fox, Robert Horry, Kobe ve hatta bazen Shaq’le bile karşı karşı oynamak zorunda kalmıştı. Martin bu seride normal sezon istatistiklerine kıyasla vites arttırarak 22.0 sayı, 6.5 rib ve 2.0 asist ortalaması ile oynamış, playoff genelinde ise 16.8 sayı, 5.8 rib ve 1.3 blok ortalamalarını tutturmuştu. Yalnız 4-0 gibi bir hezimete uğramak Nets’te mini bir kelle avı başlattı. Kenyon Martin, Jason Kidd ve Kerry Kittles’ın elinden geleni yapmasına karşılık Keith Van Horn’un isteksiz oyunu ve Todd MacCulloch’un Shaq karşısında “zavallı ötesi” bir duruma düşmesi bu iki ismin takım içinde çeşitli eleştirilere maruz kalmasına yol açtı. Özellikle Van Horn, takımdaki oyuncuların büyük bir kısmının tepkisini çekmişti. Seriden sonra Martin, Van Horn’u kastederek şunları söyledi : “Bu takım içindeki bazı adamlarda yürek yok!! Kaybetmeyi hiçbir zaman sevmesem de kaybetmeye dayanabilirim. Ama yüreklerini sahaya koymayan adamlara kesinlikle tahammül edemiyorum.” Her ne kadar olaydan sonra Martin söyledikleri dolayısıyla özür de dilese bazı şeylerin fitili çoktan ateşlenmişti. Ve sonuç olarak Keith Van Horn ve MacCulloch Sixers’a gönderilerek karşılığında Dikembe Mutombo takıma getirildi. Bu şekilde belki Shaq’i durduracaklarını düşünmüş olabilirler ama Mutombo’nun Shaq’ın panzehiri olmadığı Sixers-Lakers finalinde belli olmuştu. Üstelik Mutombo’nun bu sezonki sakatlığı yüzünden Nets, Mutombo’dan yeteri kadar faydalanamadı. Şu an için takastan karlı çıkan taraf Sixers gibi gözükmekte. Ama Mutombo olsun ya da olmasın Doğu’nun bu sezon da en büyük favorisi Jason Kidd ve Kenyon Martin’li Nets. Kenyon Martin NBA’in en iyi savunmacılarından biri, spektaküler smaçları ve sürekli geliştirdiği hücum yetenekleriyle önemli bir de ofansif tehdit ama hala yeterince tecrübeli değil ve fazlasıyla öfkeli. Ülkemizin kendisine has o güzelim sosyolojik şartlarında Kenyon Martin; gerçekten taraftarın sevgilisi olur, tribünlerden “Kenyon bizi diskoya götür”, “vur kır parçala bu maçı kazan” gibi sloganlarla desteklenerek iyice ateşlenirdi ama maalesef Kenyon’ın tarzı NBA için biraz fazla sert kaçmakta. Kenyon’ın gücü belki bu hırsında gizli. Onun daha “kibar” oynamasını istemek bu yaz MTV’de “Tainted Love”la sıkça dinlediğimiz Marilyn Manson’dan pop yapmasını istemekle eşdeğer olabilir. Hırslı olmak güzeldir. Ama bir atasözümüzü göz ardı etmemeliyiz: “Keskin sirke, küpüne zarar!.”
__________________ ' Benim Yüküm mü Çok Ağır Ben mi Acizim ? Bu Kavganın İçinde Yoksa Çok mu Sessizim ? Bak Büyüdü Oğlun Anne Hayalleriyle Yürüdü Bilir Yok Yolun Sonu Ama Dinlemez Gider ... |
| | |
| | #8 (permalink) |
| Turkish Yakuza ![]() ![]() Üyelik tarihi: Apr 2007 Nerden: Tribünden !!! Yaş: 18
Mesajlar: 4.693
Rep Gücü : 3428 Rep Puanı : 337716 Rep Seviyesi : ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | --->: NBA Oyuncularının Hayat Hikayeleri Full Name: Ben Wallace Height: 6' 9" Weight: 240 lbs. Position: Forward/Center Birth Place: White Hall, Alabama Birthday: September 10, 1974 College: Virginia Union NBA Team: Detroit Pistons CESUR YÜREK, BEN WALLACE ANNECİM ŞU SAHADAKİ CANAVARA BİR ŞEY SÖYLE BİZE ŞUT ATTIRMIYOR!!.. Afro saça yepyeni bir boyut getiren “Big Ben” sahada ribaund alan, blok yapan, top çalan ve savunması ile rakibine aman vermeyen yani sahadaki tüm ağır işleri üstlenerek takımın hamallığını yapan ligdeki birkaç ağır işçiden biri. Diğer oyuncuların aksine onu yıldız yapan faktörler de bunlar. Bugünün NBA yıldızları kimlerdir? Hangi özellikleri onları yıldız statüsüne taşır? İlk bakışta çok kolay bir soru değil mi? Eminim cevaplar da hali hazırdadır. Kobe, Carter, T-mac, Francis yıldızlardır çünkü akrobatik smaçlarıyla taraftarları kendilerine hayran bırakırlar. Iverson, Pierce, Stackhouse gibi oyuncular yıldızlardır çünkü genelde 20 sayı ortalamasının altına düşmezler. Webber, Duncan ve O’Neil yıldızdır çünkü kendilerini tutan oyuncu kim olursa olsun fizik güçleriyle onları ekarte ederek potaya ulaşabilirler. Kidd, Bibby, Miller, Payton yıldızdır çünkü takımlarının en kısa yoldan sayıya gitmesini sağlarlar. Bu tür ofansif kriterlere göre yapacağımız değerlendirme uzar da uzar. Peki sadece sayıya yönelik oyuncular mı yıldız olur? Ya yukarıda saydığımız yıldızlara “çemberi göstermeyerek” onların canına okuyan oyuncuları hangi statüde değerlendirmeliyiz? SAVUNMA, SAVUNMA VE YİNE SAVUNMA... İsterseniz konumuzdan fazla uzaklaşmadan biraz efsanevi Chicago Bulls takımı hakkında sohbet edelim. Sizce o takımı bu kadar ulaşılmaz kılan sadece Jordan ve Pippen’ın skor gücü müydü? Ya da Tex Winter’ın triangle-offense’i mı?. Belki de Phil Jackson’ın Zen felsefesi ile oyuncularının beynini yıkamasıdır. Hatta durun bir saniye, kim bilir Jordan’ın tüm maçlarında Chicago şortunun altına giydiği söylenen North Carolina şortunun getirdiği bir uğur da olabilir. (Bu nasıl bir şorttur anlamam ya neyse) Son şıkkı çıkarttığımız zaman tabii ki yukarıda saydıklarımın hepsi çok önemli etkenler. Ama unutmayın ki Chicago o dönemde Jordan, Pippen ve Rodman’lı kadrosunda ligin en iyi 10 savunmacısından 3’ünü bulunduruyordu. Tersini iddia edersek bence “Harun evladım sen 50 sayı at gerisine de karışma, diğer arkadaşların savunma yapar.” diyen basketbol zihniyetinden bir farkımız olmaz. Günümüz basketbolunda artık savunma yapmak da en az hücum etmek kadar önemli. Eğer bir gün Ülker tesislerine yolunuz düşerse antrenman salonunun duvarlarında aynen şu sözlerin yazıldığına şahit olursunuz: ‘Her zaman isabetli şut atamayabilirsin ama her zaman savunma yapabilirsin.’ İşte günümüzün basketbol felsefesinin temelinde bu yatmakta. Önce savunma!! Bu yazımızın kahramanı da bu felsefeyi sahada en iyi uygulayan isimlerin başında geliyor. Hem de dünyadaki en zor ve fiziksel kuvvetin en ön plana çıktığı lig olan NBA’de. İşte karşınızda “Big” Ben Wallace... AZMİN ZAFERİ Bugünlerde dergilerde, gazetelerde ve internet sitelerinde sıkça bu yılın draft değerlendirmelerine rastlayabilirsiniz. Jao Ming acaba gerçekten ilk sırada seçilmeyi hakketti mi? Yoksa yeni bir Shawn Bradley vakası ile mi karşı karşıyayız. Fred Jones ve cılız Juan Dixon nasıl bu kadar yüksek sıralardan seçilebildi. Caron Butler geçmişteki vukuatları olmasa daha yüksek bir sıradan seçilebilir miydi? Ve dahası Draft’ta seçildiği sıradan memnun olmayan bir çok oyuncu. Eminim bunların çoğunu okumuş veya duymuşsunuzdur. Bizim zavallı Ben Wallace’ın bu tür dertleri maalesef hiç olmadı. Adamımız bırakın NBA’e birinci turdan girmeyi Draft’ta bile seçilemeyip şansını CBA’de denemek zorunda kaldı. Üstelik CBA draftında da ancak ikinci turda Oklahoma City tarafından seçilebildi. Ama Wallace’ın en önemli özelliği onun mücadeleci yapısıdır, o da pes etmeyerek çalıştı. NBA takımlarının düzenlediği yaz kamplarına katılarak kendini insanlara beğendirdi ve ancak bu sayede kendisine NBA’in kapılarını araladı. Üstelik bir kez içeri girdikten sonra da yan gelip yatmadı. Sürekli çalıştı, kendisini geliştirmeye uğraştı ve bu gayretinin sonuçlarına yavaş yavaş ulaştı. NBA ribaund ve blok krallığı, yılın en iyi savunmacısı ödülü, en iyi üçüncü beşte yer almak, Dream Team formasını giyme şansı ve 32 milyon dolarlık bir kontrat. Demek ki her şey draft’ta ilk sıralarda ya da birinci turda seçilmekle olmuyormuş. Tabii ki her oyuncu yüksek meblağlar karşılığında garanti bir anlaşmaya imza atmak ister ama bu tür bir anlaşma yapmak hem herkese nasip olmaz, hem de talih kuşu size konsa bile eğer siz bu fırsatı nasıl değerlendireceğinizi bilemezseniz, kontratınıza güvenirseniz bir süre sonra silinip gidersiniz. KÖTÜ ÇOCUKLARDAN, MUHALLEBİ ÇOCUKLARINA: DETROİT PİSTONS “Bugüne kadar gelmiş geçmiş NBA şampiyonları arasında en çok nefret ettiğiniz takım hangisidir?” tarzı anketlerin genellikle tek bir favorisi vardır: Detroit Pistons. Efsanevi guard Isiah Thomas’ın liderliğindeki, Bill Laimbeer, çılgın çocuk Dennis Rodman , Rick Mahorn, Joe Dumars ve Vinnie Johnson’lı bu kadro 1980’lerin genel basketbol anlayışından çok daha farklı bir stile sahipti. 80’lere damgasını vuran iki ekolden ne Earvin “Magic” Johnson’ın Showtime Lakers’ına ne de Larry Bird’in disiplinli Celtics’ine hiçbir zaman benzer bir oyun ortaya koymadılar. “Bad Boys” mükemmel savunma yapan, asla pes etmeyen, mücadeleci ve fizik gücü çok yüksek oyunculardan oluşan bir takımdı. Sahada rakiplerini yenmek için her yolu da denerlerdi. Hatta basketbol adıyla rakip takım oyuncularını adeta “dövdüklerine” şahit olurdunuz. Maalesef olaylar bazen birazcık çirkefleşirdi. Eee Rodman ve Laimbeer olur da kavga gürültü o takımdan hiç eksik olur mu? Tabii ki olmaz. İşte bu basketbol anlayışı Pistons’a şampiyonluklar kazandırdı. Ama her takımın başına gelen Pistons’ın da başına geldi. Zaman geçtikçe yıldızlar yaşlanıp basketbolu bıraktılar, kimi oyuncular ise başka takımlara transfer oldu. Dolayısıyla Detroit giderek eridi 90’ların ortasına gelindiğinde takımda şampiyon kadroda oynayan tek yıldız olarak şu an Detroit’in başında bulunan Joe Dumars kalmıştı. O da tam basketbolu bırakmak üzereydi ki, 1994 Draft’ında takımın hüviyetini tamamen değiştirecek bir oyuncu Pistons tarafından draftta seçildi: Grant Hill. Duke’te oynadığı oyunla Jordan’ın yerine geçebileceği iddia edilen Hill’in gelişiyle Dumars takımda kalarak ona “abilik” yapmayı kafasına koydu. Hill süper bir yetenek de olsa zengin bir ailenin kibar çocuğuydu. Sahada asla trash-talk yapmazdı. Rakiplerine hiçbir zaman hakaret etmeyen, onlara nazik davranan ve bu sayede sevilen bir oyuncuydu. Yani biraz evvel belirttiğimiz “Kötü Çocuklar” tarzına tam anlamıyla zıt bir yapıdaydı. Bu yüzden, önce San Antonio’ya ardından da Chicago’ya giden Rodman ondan hep nefret etmiştir. “Bu Hill denen çocuğu hiç sevmiyorum adam orda bizim (Bad Boys) şerefimizi iki paralık ediyor. Basketbol bu kadar da yumuşak oynanmaz ki!! Züppe herif. Maç içinde Argo konuşmak, itişip kakışmak ağır hakaretmiş. Onu bir gün sahada birisi dövecek veya güzelce öpecek! o zaman ben de keyifle oturup seyredeceğim.” Tam bizim Rodman’a yakışan sözler. Bu sırada takımın diğer yıldızı Alan Houston, New York’a gönderilir ve takıma ikinci yıldız olarak Sixers’ın postaladığı Stackhouse takasla getirilir. Ama Hill ve Stackhouse beklenilen uyumu gösteremez. Hill de her şeye en baştan başlamak için soluğu, durmadan sakatlanacağı ve kariyerini bitirme noktasına geleceği, Orlando’da alır. Takımın tek yıldızı yarı bitik bir Stackhouse’tur ve Pistons fazlasıyla “yumuşak” bir basketbol oynamaktadır. İşte Ben Wallace, Pistons’a geldiğinde durum kelimenin tam anlamıyla bundan ibarettir. Unutmayın Ben Wallace’ı, Ben Wallace yapan asla attığı şutlar değildir, bilakis başkalarına attırmadığı şutlar onu ünlü yapmıştır. Wallace 11 çocuklu bir ailenin 10. çocuğu olarak dünyaya geldi. Küçüklüğünde babası ve kardeşleri ile sık sık balığa, yüzmeye ve ava gider, her normal çocuk gibi atarisinin başından kalkamazdı. Ama onu yaşıtlarından ayıran bazı özellikleri de vardı. Küçük Ben fazlasıyla güçlü bir vücuda sahiptir ve hemen hemen tüm spor branşlarını son derece iyi bir şekilde yapmaya yatkındır. Hayatı boyunca da bu fiziksel üstünlüğünün avantajlarını sonuna kadar kullanır. Wallace lisedeyken hem Amerikan futboluna hem beyzbolla hem de basketbola ilgi duymaktadır. Bu üç sporda da o kadar başarılıdır ki her birinde eyalet karmasına seçilir. Aslında insanlar Wallece cüssesinde birisini gördükleri zaman onun hantal biri olduğunu düşünebilirler. Rakipleri de onu basketbol sahasında ilk gördüklerinde onun hantal ve sadece rakiplerini ite kaka yakınına düşen ribaundları alabilecek bir uzun olduğunu düşünmüşler. Bu konuda eski Pistons yıldızı, günümüzün Tv yorumcusu Bill Laimbeer’ın söyleyecek bir iki lafı var: “Wallace, ribaundlarla ilgili eski yargıların geçersiz olduğunu hepimize kanıtladı. Her zaman ribaund almanın sıçramaktan çok yer tutma ile ilgili olduğunu söylerlerdi. Ama Ben, ribaundlarını insanları potadan uzak tutarak aldığı kadar onlardan daha yükseğe sıçrayarak da alıyor. İnanılmaz bir sıçrama yeteneğine sahip olduğu kadar çok da çabuk. Bana fazlasıyla Dennis’i hatırlatıyor. Belki de Dennis’ten sonra gördüğüm bire birde en etkili savunmacı. Ama sanıyorum ki Ben kendini geliştirmeye devam edecektir çünkü gerçekten All-Star seviyesinde bir oyuncu olması için ne yapması gerektiğini biliyor. Maç başına aldığı 12-13 ribaund’un ve yaptığı 3-4 bloğun yanına en azından 10-12 sayıyı da eklemesi gerekli.” Yukarıda bahsi geçen fiziksel yetenekleri az kalsın onu bir Amerikan futbolu yıldızı yapacaktı. Lise takımında gösterdiği performans üniversitelerin ilgisini çeker. Auburn Üniversitesi ona burs teklif eder. Wallace okul yetkilileri ile yaptığı konuşmalarda hem basketbol hem de futbolu kastederek ikisinde de aynı anda oynayıp oynayamayacağını sorar. Onlardan aldığı olumlu cevap karşısında tereddütsüz okula katılım için gerekli kağıda imza atarak üniversiteye gönderir. Okulun yolunu tutarken hem basketbol hem de futbolda yıldızlaştığı günlerin hayalini kurmaktadır ama kampüse vardığı anda tüm hayalleri yıkılır. Okul yetkililerine basketboldan bahsettiği anda hepsi şaşırarak ona daha önce onunla hiç basketbol hakkında konuştuklarını hatırlamadıklarını, okulda basketbol oynamasının mümkün olmadığını onu futbol oynaması için aldıklarını söylerler. Anlaşmazlığın nedeni ise oldukça komiktir. Amerikan futbolunda bir takım oyuncularını iki farklı kadroya ayırır. Yeteneklerine göre defansif oyuncular ve ofansif oyuncular. Sahada top hakimiyeti kimdeyse ona göre bir takım sahaya sürülür. Wallace da telefonda “ikisini” de aynı anda oynayıp oynamayacağını sorduğunda okul yetkilileri onun hem hücum takımında hem de savunma takımında oynamak istediğini sanarak bunu sevinerek kabul etmiştir. Wallace o anki duygularını şöyle anlatır: “Bunları duyduğum zaman kulaklarıma inanamadım. Ben de oradan çekip gittim. Basketbola aşığım. Bu yüzden Amerikan futbolu ve basketbol arasında bir seçim yapmak zorunda kaldığım zaman hiç tereddütsüz basketbolu seçtim. Wallece, Auburn’ü terk ettiği zaman hayatı hakkında kurduğu gerçek anlamda hiçbir planı kalmamıştı. Ta ki bir basketbol kampında gelecekteki idolü Charles Oakley ile karşılaşana dek. Oakley topu göğsüme fırlattı ve “hadi başlayalım” dedi. Herkes bizi izliyordu. O benim dudağımı patlattı ben de onun burnunu!.. Oakley hepimizi karşısına oturtup azarlamaya başladı. Sürekli bizim çok yumuşak olduğumuzu hiç gayret gösterip çalışmadığımızı söyledi. Sonra da içimizde kimsede onunla teke tek oynayacak yürek olup olmadığını sordu. Ben de elimi kaldırdım. O da topu aldı ve göğsüme fırlattı: “Hadi başlayalım!”dedi. Herkesin önünde oynamaya başladık. O benim dudağımı patlattı ben de onun burnunu kanattım. Wallece’a o maçı kimin kazandığı her sorulduğun genelde aynı tepkiyi verir. Evvel suçlu bir çocuk ya da masum bir kedi yavrusu gibi acındırıcı gözlerle suçunu gizlemek istermiş gibi bakar ve cevap verir: “Ben kazandım.” Ama tuhaftır ki Wallace, Oakley’in burnunu sürtmüş olmaktan çok da memnun değildir: “Ben daha 17 yaşımdayken bile üzerimden şut atamazdı, şutlarını hep bloklardım.” Bu teke tek maç hakkında Wallece’ın Pistons’tan kankası Stackhouse tarafından yapılan yorum da ilginçtir: “Oak asla bizim Ben’i geçemez.” NCAA GÜNLERİ Evet sonuçta maçı Wallece kazandı ve Oakley’e gününü gösterdi. Ama Oak bu çocuğun gerçekten yetenekli olduğunu fark etmişti. Onu kanatlarının altına alarak korumayı ve ona yol göstermeyi kafasına koydu. Charles gidip Wallace’a hangi okula gittiğini sorar. O da olanları anlatarak artık önünde fazla seçeneği kalmadığını söyler. Bunun üzerine Oakley, Cleveland’daki bir arkadaşına telefon açar. Bu çocuğu izlemeleri gerektiğini anlatarak Wallece’ı oradaki bir kampa gönderir. Kampta başarılı olan adamımız kapağı Cuyahoga CC’ye atar. Orda 24 sayı, 17 ribaund ve 7 blok gibi inanılmaz ortalamalara ulaşır ve tekrar daha büyük okulların antrenörlerinin dikkatini çeker. Ama ne kadar iyi bir okula transfer olacaksa olsun benchte oturmak istemeyen Wallece, daha sezon bitmeden takımını terk eder ve soluğu Oakley’in yanında alır. Oakley de idarecilerle konuşarak onu mezun olduğu okul olan Virginia Union’a aldırır. Burada ceza hukuku eğitimi alan Ben, 12.5 sayı, 10.5 ribaund ve 3.7 blok ortalamalarına ulaşarak takımını NCAA Division 2’da Final Four’a taşır. Ama okulu basketbolda adı sanı duyulmamış bir okuldur ve Wallace oyunuyla NBA scout’larının çok da ilgisini çekmez. Dolayısıyla katıldığı 96 NBA Draft’ında seçilemez. Wallace üzülmekle beraber o an için NBA seviyesinde bir oyuncu olmadığının farkındadır bu yüzden bunu kendisine fazla dert etmez. Daha çok çalışmaya başlar ve Boston antrenörü M.L Carr onu takımın yaz kampına davet eder. BOY PROBLEMİ Bu arada Wallece’ı çağıran Carr, bu boyuyla onun pivot ya da power forvet oynamak için çok kısa olduğunu onu kampta off guard veya kısa forvet olarak deneyeceğini söyler. Aslında NBA kayıtlarında boyu 2.06 olarak gözükse de Wallece’ın gerçek boyunun ancak 2 metre olduğu söyleniyor. Hatırlayacaksınız “Sir” Charles Barkley’in boyu da öncelikle 1.98 olarak kabul edilirken bir süre sonra 1.96’ya inmiş en son ise gerçekte 1.92 olduğu ortaya çıkmıştı. Bu tür olaylar diğer bir çok NBA yıldızı için de geçerli. Kim bilir belki de bu arkadaşlar kemik erimesi hastalığından mustariplerdir. Vah zavallılarım vah... Tabii ki bu boyuna göre pozisyon seçme formülü ona pek yaramadı. Sonuçta Ben, kampta fazla forma şansı bile bulamayarak Boston kampından ayrıldı ve Washington’la antrenmanlara çıkmaya başladı. Çaylak sezonu Wallace için pek parlak geçmedi. O zamanki adı Wizards yerine Bullets olan Washington’da takımın ancak 12. adamıydı. 34 maçta forma görev alan Wallece maç başına ancak 5.8 dk sahada kalırken 1.1 sayı ve 1.7 ribaund ortalamalarına sahipti. Bu arada ismi, tanınmasa da basketbol camiasında kulaktan kulağa yayılmaktaydı. Washington’daki bu gizemli oyuncu, antrenmanlarda Juwan Howard ve Chris Webber da dahil olmak üzere çoğu oyuncunun canına okumaktaydı. Bir sonraki sezon sahada kaldığı süreyi tam 3 katına çıkartarak maç başına 15.8 dk oyunda kaldı. Indiana karşısında ilk kez bir maça ilk beşte başladı ve aldığı 12 ribaundla sahada en çok ribaund alan ismi oldu. Sezonda toplam 61 maça çıkarken bunların 16’sında ismi maça başlayan beşte yer alıyordu. Ortalamaları ise fazla kıpırdamamış, sayı ortalamasını ancak 3.1’e, ribaund ortalamasını ise 4.8’e çıkartabilmişti. Bullets’taki üçüncü sezonunda ise içindeki cevher biraz da olsa ortaya çıktı. Cleveland karşısında attığı 20 sayı ile kariyerindeki en yüksek rakama ulaşırken ribaund hanesinde de 10 yazıyordu. Bu sırada süre aldıkça double-double yapmaya başladı. Bucks karşısında 14 sayı ve 14 ribaund’luk, Toronto’ya karşı da 12 ribaund, 16 sayılık performanslar ortaya koydu. Sezon sonuna gelindiğinde aldığı süre 10 dk. daha artmıştı. Bu artış da beraberinde 6.0 sayı, 8.3 ribaund ve 1.96 blokk ortalamaları getirmişti. Washington bu sezonun sonunda büyük bir hata yaparak elindeki tüm yetenekli power forvetleri kaçırdığı gibi Wallece’ı da kaçırdı. Wizards, Orlando ile yaptığı takasta Wallace,Tim Legler, Terry Davis ve Jeff McInnis’i göndererek Magic’ten 1995-96 sezonunda Tuborg forması, geçtiğimiz yıl da Ülker forması giyen Isaac Austin’i kadrosuna kattı. Orlando da oynadığı 81 maçın tümünde kendisine ilk beşte yer bulan Big Ben, bu maçlarda 4.8 sayı, 8.2 ribaund ve 1.6 blok ortalaması tutturdu. Sonraki sezon Orlando da ayağına gelen fırsatı elinin tersiyle iterek Grant Hill yüzünden gözü kör olmuş bir şekilde Chucky Atkins ve Ben Wallace’ı Grant Hill’le takas etti. Tabii ki o dönem de Hill mi yoksa Wallace mı diye soracak olsaydınız akıl sağlığı yerinde olan herkes Grant Hill cevabını verirdi. Ama Orlando idarecileri en azından Wallace’ı kadrolarında tutmaya çalışarak takasa başka isimleri dahil etmeyi deneyebilirlerdi. Bu takasın sonucu ortada. Magic, astronomik bir anlaşmaya imza attırdığı Hill’i geçirdiği sakatlıklar yüzünden oynatamazken, Pistons şu anda ligin blok ve ribaund kralına sahip bulunmakta. PİSTONS’IN YENİ KÖTÜ ÇOCUĞU Pistons’taki ilk yılında Wallace 80 maçta oynarken bir kez daha oynadığı tüm maçlara ilk beşte başlar. Ama bu kez kendisine daha önce tanınmayan bir şansa sahip olarak sahada 34.5 dakika ortalamasıyla kalır. Sahada kaldığı süre bu kadar çok artınca Wallace da tüm marifetlerini daha iyi sergilemeyi başarır. Maç başına 13,2 ribaund ortalaması ile ligde ribaund krallığını zorlar ama Mutombo’nun arkasında 2.sırayı alır. Aldığı 1052 ribaundla toplamda ligin en çok ribaund alan ve bu sayede Pistons’ın Dennis Rodman’dan sonra 1000 ribaund barajını geçen ilk oyuncusu olur. Ayrıca sezon boyunca Dikembe Mutombo ile beraber arka arkaya 20 ve üzeri ribaund alabilen iki oyuncudan biridir ve Orlando maçında 28 ribaund ile kariyerinin en yüksek rakamına ulaşır. Bir sezon evvel 1.60 olan blok ortalamasını ise 2.30’a çıkarır. Pistons tarihine hem ribaund, hem top çalma hem de blok ortalamalarında takımın lideri olan ilk isim olarak geçer. Yılın Savunmacısı ödülü için yapılan oylamada ise 6 oy alarak beşinci olur. Ama maalesef bu performansı takımı için yeterli olmaz ve Detroit normal sezonu ancak 32 galibiyet ile kapatır. Geçtiğimiz sezon ise kariyeri için bir zirvedir. Takımın başına New Jersey, Portland ve Indiana’da 11 sezon asistan coach’luk yapan Rick Carlisle getirilir. Takımdaki bu yeni yapılanmada Stackhouse kendini bulur ve ilk kez egosunu bir kenara bırakarak olması gereken oyuncu gibi oynar. Corliss Williamson bench’ten gelerek inanılmaz bir katkıda bulunur ve takım Ben Wallace’ın liderliğinde sahada inanılmaz bir savunma uygular. Sonuçta da takım uzun bir aradan sonra 50 galibiyet barajına ulaşarak 1990 yılından sonra ilk kez Merkez grubu şampiyonu olarak tamamlar. Wallece sahada 36.5 dakika ortalamasıyla kalırken hücumda daha agresiftir, %53’lük bir şut yüzdesiyle 7.6 sayı averajı tutturur. 13.0 ribaund ve 3.48 ortalamaları ise onu her iki kategoride de NBA’in zirvesine taşır. Yakaladığı bu başarıyı ise daha önce NBA tarihinde ancak Hakeem “The Dream” Olajuwon, Kareem Abdul-Jabbar ve Bill Walton’ın yakaladığını söylersem sanırım Big Ben Wallace’ın ne kadar önemli bir başarıya imza attığını anlatabilirim. Üstelik Wallace’ın boyu diğer 3 oyuncu ile kıyaslanamayacak derecede de kısa. Bu mükemmel savunma performansı doğal olarak onu rekor bir şekilde “Yılın Savunmacısı” ödülüne ulaştırır. Oylama tamamlandığında en yakın rakibine 114 oy fark atmıştır. Wallace ayrıca tutturduğu 1.7 top çalma ortalaması ile bu kategoride de ilk 15 içindedir. Sezon içinde 2 defa haftanın oyuncusu seçilen Wallace, 24 Şubattaki Milwaukee maçında da 10 sayı, 17 ribaund ve 10 blok ile kariyerindeki ilk triple-double’ı gerçekleştirir. 24 Mart’ta Boston karşısında ise kariyer rekorunu bir kez daha egale eder ve 28 ribaund’a ulaşır. Tüm bu başarılarının yanında regular sezonda Doğu’da 2.sırayı alan Detroit ile kariyerinde ilk playoff maçına çıkar ve 21 Nisanda Toronto karşısında 19 sayı, 20 ribaundluk muhteşem bir oyun ortaya koyar. Kariyerindeki bu ilk playoff tecrübesinde çok başarılı maçlar çıkaran Wallace, ilk turda Toronto karşısında 8.2 sayı, 15.0 ribaund, 2.2 blok ve 2.2 top çalma; konferans yarı finalinde Boston karşısında 6.4 sayı, 17.2 ribaund, 3.0 blok ve 1.6 top çalma ortalamalarını yakalar. Evet Wallace kendini tüm NBA’e kanıtlamıştır, artık oda ligin yıldız oyuncular arasındadır. Majesteleri Michael Jordan’ın antrenörü Doug Collins onun hakkında şunları söylemekte: “Bence Wallace, Jason Kidd’le beraber sayı üretmeden oyunu domine edebilen az sayıda oyuncudan biri.” Başkan Joe Dumars daha Grant Hill’i Atkins ve Wallace ile takas ettiği gün basına takımın fazla yumuşak olduğunu ve aralarına katılan bu iki yeni oyuncuyla beraber takımın çok daha sert ve dişli olacağını söylemişti. Dumars oyunculuğunda zekasıyla oynayan bir isimdi. Şu ana kadar takımın başında olduğu sürede aynı muhteşem zekayı masa başında da kullanmakta. Bazı isimler daha şimdiden Wallace’ın Pistons tarihinde bir kilometre taşı olduğunu düşünüyor ama Wallace bu durumdan endişeli. En azından Joe Dumars’ın beklentilerini yükseltmesinden korkuyor: “Sanırım benimle anlaştıklarında kendileri bile benim tam olarak ne tür bir oyuncu olduğumun farkında değillerdi. Onlar sadece sahada çalışan ve biraz ribaund alan bir oyuncu istemişlerdi ama sanırım ben bundan daha fazlasına sahibim. Yeni koç, yeni bir takım ve yeni bir sistem benim de kariyerimde yeni bir sayfa açmama yardımcı oldu.” Aslında Wallace’ı yakından tanıyan insanlar sahada rakipleri için fazlasıyla korkutucu olan bu adamın saha dışında çok yumuşak bir ses tonuyla konuşan, eğlenceli ve maket araba yaparak vakit geçiren sıradan bir insan olduğunu söylüyor. “Sahada oynarken arkanızı ‘big ben’ gibi bir devin kolladığını bilmek güzel bir duygu. Her zaman böyle bir adamın karşımda oynamasındansa yanımda olmasını tercih ederim.” - jerry stackhouse Takımın birinci yıldızı Stackhouse ise tartışmasız ikinci yıldızı da Wallace. Stack bu konuda şöyle diyor: Sahada her zaman Big Ben’in nerde olacağını hissederim. Her defasında doğru zamanda doğru yerdedir bu sayede asistlerimin büyük bir kısmını ona yaparım. Onun orda olması bile çoğu şeyi bizim için kolaylaştırıyor çünkü bu sayede önümde bir koridor açılıyor. Eğer onun adamı yardıma gelmezse rahatça savunmacımla bire bir oynayabiliyorum eğer yardım gelirse de topu ona veriyorum ve o da sayıyı bizim hanemize ekliyor.” Wallace gerçekten pota altında yüksek isabetle oynuyor. Ama kaydettiği sayıların çoğunu tiplerden ve potayı kırarcasına yaptığı smaçlardan bulduğunu düşünürsek Big Ben’in hücumda zaafı olduğunu söyleyebiliriz. Kesinlikle kendisini geliştirmesi gerekli ve kendisi de bu eksikliğinin farkında. Bu konuda kendisi de şöyle demekte: “Eğer yıldız olmak istiyorsam hala kendimi geliştirmek zorundayım sahanın iki ucunu da dağıtamadığım sürece gerçek anlamda yıldız sayılmam. Zaten her antrenmandan sonra en az bir saat daha sahada kalarak şut ve serbest atış çalışıyorum.” Ben Wallace gerçekten ligin en önemli oyuncularından biri ama şu anda ne bir Hakeem O’lajuwon ne Kareem Abdul-Jabbar ne de bir Bill Walton. Hatta daha tam bir Dennis Rodman bile değil. Wallace bir savunma uzmanı olduğu kadar bir hücum silahı olduğu gün NBA tarihine hak edeceği yeri alacaktır. Son bir cümle de Mehmet Okur için. Umarım Memo, Detroit’e gittiği zaman Ben Wallace’tan savunma hakkında çok şey öğrenir. Çünkü Mehmet fazlasıyla yetenekli bir oyuncu NBA’de yıldız olmak için de diğer Avrupalılardan kesinlikle hiçbir eksiği yok. Yeter ki Oda Wallace gibi yürekli bir savaşçı olsun!.
__________________ ' Benim Yüküm mü Çok Ağır Ben mi Acizim ? Bu Kavganın İçinde Yoksa Çok mu Sessizim ? Bak Büyüdü Oğlun Anne Hayalleriyle Yürüdü Bilir Yok Yolun Sonu Ama Dinlemez Gider ... |
| | |
| | #9 (permalink) |
| Turkish Yakuza ![]() ![]() Üyelik tarihi: Apr 2007 Nerden: Tribünden !!! Yaş: 18
Mesajlar: 4.693
Rep Gücü : 3428 Rep Puanı : 337716 Rep Seviyesi : ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | --->: NBA Oyuncularının Hayat Hikayeleri Full Name: Jason Fredrick Kidd Height: 6' 4" Weight: 212 lbs. Position: Guard Birth Place: San Fransico, California Birthday: March 23, 1973 College: California '96 NBA Team: New Jersey Nets HIZ VE ZEKANIN KUSURSUZ BİRLEŞİMİ “New, Mr.Triple-Double” JASON KIDD #5 NBA tarihinde Triple-Double (bir maçta sayı, ribaund, asist, top çalma veya blok kategorilerinden üçünde çift haneli sayıya ulaşma) denildiğinde ilk akla gelen oyuncu Oscar “Big O” Robertson’dır. 1960-1974 yılları arasında ligde yer alan ve kariyerinde gerçekleştirdiği 178 triple-double ile bu kategoride zirvede bulunan Robertson, 1961-62 sezonunda da 30.8 sayı, 12.5 ribaund ve 11.4 asist ortalamaları ile hala yanına yaklaşılamayan bir başarı elde etmişti. Robertson’dan sonra 80’li yıllar ve 90’lı yılların başında Earvin “Magic” Johnson, Big O’nun başarılarını tekrarlar rakamlar yakalasada hastalığı sebebi ile basketbola ara vermesi ve daha sonra da bırakması Oscar’ın gerisinde kalmasına yol açmıştı. Aynı dönemlerde Larry Bird ve 94 draftı ile lige katılan Grant Hill gerçekleştirdikleri triple-double’lar ile Big O’yu ve Magic’i hatırlatan performanslar çizmişlerdi. Şu anda ise NBA liginde triple-double denildiğinde, akla gelen ilk ve tek isim Nets’i son iki sezonda NBA Finaline taşıyan Jason Kidd’den başkası değil. İşte karşınızda Hız ve Zekanın Kusursuz birleşimi “New, Mr.Triple-Double” JASON KIDD... NERDEN NEREYE!! 1967’de start alan ve 1976’ya kadar 9 sezon faaliyet gösteren ABA liginin son şampiyonu (1975-76) New York Nets, 1976 senesinin Haziran ayında Indiana Pacers, San Antonio Spurs ve Denver Nuggets ile birlikte NBA ligine katılmıştı. NBA ligine katıldığında New York’tan, 1967’de ilk kurulduğu şehir olan New Jersey’e taşınan ekip 1976-77 NBA sezonu ile birlikte New Jersey Nets adı ile NBA liginde mücadele etmeye başladı. İlk NBA sezonunda 22 galibiyet alarak ligin 22. ve son takımı olan Nets, bir sonraki sezonda ne yazık ki bu kötü ünvanını devam ettirdi. 1978-79 sezonunda ise Bernard King’in takıma katılması ile bir önceki sezona göre 13 galibiyet fazla alarak ilk defa NBA Playofflarında yer aldı ve o dönemde 3 maç üzerinden oynanan ilk turda Philadelphia’ya her iki maçta da mağlup olarak sezonu kapadı. 1983-84 sezonunda tekrar playoff başarısı yakalayan ve ilk defa ilk turu geçme başarısını gösteren Nets (Philadelphia 3-2), bir üst turda Milwaukee’ye 4-2 elenmekten kurtulamadı. 1985-86 sezonundan itibaren genelde ilk 10 sıranın dışında yer alan, playofflara kalabildiği senelerde (1992-1993-1994-1998) ise ilk turdan öteye gidemeyen Nets’de her şey geçen sezon (2001-02) değişti. Geçen sezona kadar son 16 yılda sadece 3 kez .500 galibiyet oranını geçebilen ve playoff’a kalabildiği 4 sezonda ilk turdan öteye gidemeyen (16 playoff maçında sadece 4 galibiyet) Nets, NBA tarihinin en başarısız ve oyuncular tarafından en az tercih edilen takımlarından biriydi. Aslında kadroları 1998’den itibaren çok çok gelişmişti ama başarı bir türlü gelmiyordu. 1997’de draftta 2.sıradan seçilen Keith Van Horn draft-takas yolu ile kadroya katıldı. Backcourt’ta Sam Cassell, Kerry Kittles, frontcourt’ta tecrübeli Kendall Gill ve NBA ribaund krallığında 2.sırayı alan Jayson Williams ile Nets geleceğin takımı olarak gösteriliyordu. Ama bir türlü gelmeyen başarı önce Cassell’ın başını yaktı ve 1999’da takas yolu ile kadroya Stephon Marbury katıldı. 2000 Draftında ilk sıradan seçme hakkı elde edildi ve Cincinnati’nin forvet oyuncusu Kenyon Martin, takıma dahil oldu. Ama yine de Nets son sıralardan kurtulma başarısını gösteremedi ve geçen sezon başında bu sefer Marbury takas ile takımdan gönderildi. İşte o takasta Marbury’e karşılık kadroya katılan O oyuncu Nets’in çehresini değiştirdi ve Nets’e sanki sihirli bir değnek deymişçesine takım tarihinin en başarılı regular sezonunu geçirerek bir evvelki sezona göre 26 fazla galibiyet ile (52 galibiyet ile .634’lük galibiyet oranı) Doğu Konferansında ilk sırayı aldı. Playoff’larda ilk turda Indiana’yı, ikinci turda Charlotte’ı eleyerek NBA tarihlerinde ilk defa Doğu Konferansı Finaline yükseldi. Burada rakip Boston’du ama yine O oyuncu serinin kaderini değiştirdi ve Nets tarihinde ilk defa NBA finaline çıktı. Ama NBA Finalinde O oyuncun gücü Lakers efsanesine karşı koyamadı. Bu sezon da Nets, geçen sezonki başarının bir sürpriz olmadığını yine bu oyuncunun üstün oyunu ile herkese kabul ettirdi ve 49 galibiyet ile Doğu Konferansında 2.sırayı aldı. Playofflarda ilk turda Milwaukee’yi 4-2 geçtikten sonra ikinci turda Boston’u ve Doğu Finalinde Detroit’i 4-0’lık sonuçlarla süpürerek ard arda 2.defa NBA Finaline yükseldi. Böylece Chicago Bulls efsanesinden sonra ilk defa bir Doğu takımı ard arda 2 yıl NBA Finalinde oynama başarısını yakaladı. Ama geçen sezon Shaq, bu sezon ise Duncan, Nets’in final serisini kazanmasını engelledi ve Nets sezonu NBA Finalisti olarak kapadı. İşte bu ay sizlere tanıtmak istediğimiz oyuncu, o başarısız Nets’i bataktan kurtarıp ard arda iki yıl NBA finaline taşıyan, skorer kimliği veya gösterişli basketbolu ile değil takımını oynatan ve etrafındaki oyuncuların kabiliyetlerini açığa çıkartan oyunu ile sivrilen O takas ile takıma katılan oyuncu. İşte karşınızda, basketbolunu zekası ile bir üst seviyeye taşıyan ve kendisine göre bir çok yetenekli oyuncuyu oyun bilgisi ile gölgede bırakan Nets’in 5 numaralı All-Star guard’ı JASON KIDD… BILLY THE KIDD!! Tam adıyla Jason Frederick Kidd, hava yolu müfettişi bir baba ve banka memuru bir annenin çocuğu olarak 23 Mart 1973’te California Alameda’da dünyaya geldi. Çocukluğunda, Jason’ın favori sporu futboldu. (Hayır, Amerikan futbolu değil bildiğimiz futbol!) Basketbolla resmi tanışması 3.sınıftayken yanına gelen 4.sınıfların basketbol takımlarında onu görmek istemeleriyle olmuştu. Böylece Kidd, Saint Joseph of Notre Dame lisesi basketbol takımına giriyordu. 1990-91 sezonunda takımı California Division 1 eyalet şampiyonluğunu kazanırken genç Jason’ın payı inkar edilemeyecek derecede büyüktü. İkinci senede aynı başarı tekrarlanmıştı. Okulun iki senede yaptığı 69 maçtan 63’ünden galip ayrılması Kidd’in ne kadar yetenekli olduğunu gösteriyordu. Aslında maç başına yakaladığı 25 sayı, 10 asist, 7 ribaund ve 7 top çalmalık performansı da bunu gözler önüne seriyordu. Onun bu başarısının temelleri aslında Oakland’in asfalt sokak sahalarında atılmıştı. Jason, Alameda’dan idi. Yani şehrin “düzgün ve temiz” tarafından. Bu da onu diğer zenci sokak oyuncularından farklı yapmaya yetiyordu zaten. Fakat o, sadece geldiği yerle değil oynadığı oyunla da farkını gözler önüne sermişti. (Evet Kidd’in inanılmaz pas kabiliyetinden bahsediyorum.) O ,sanki takım arkadaşlarının -hatta onlardan bile önce- nereye gideceğini kestirebiliyordu. Bu özelliğiyle kendini sokakta kabul ettirdi ve o sıralar NCAA’de Oregon Ducks’ın yıldızı Gary Payton ile tanışma ve tabi maç yapma fırsatı buldu. (NBA yıldızlarından size Payton’ı anlatmalarını isteseniz size ilk önce ne savunmasından ne de hücumundan bahsederler. İlk söyleyecekleri özelliği onun maç boyunca durmayan çenesi olacaktır. Evet Payton NBA’in en kıdemli savunmacılarından biri bu konuda herkes hemfikir, ama bunda rakibiyle konuşarak onu demoralize etmesinin payı yadsınamayacak derecede büyük.) Payton’a göre Jason çok yetenekli bir gençti ve özellikle hücumda takımını sırtlayabilecek, sorumluluk alabilecek kapasitedeydi, fakat savunması yeterli seviyede miydi? Bu noktada Gary nam-ı diğer ‘The Glove’ (rakibini eldiven gibi sardığı söylenir) devreye girmiş ve Kidd’e bir eğitmen edasıyla yaklaşmıştı. Tabi bir sokak basketbolcusundan nasıl bir eğitmen olabilirse ancak öyle... Payton karşısında savunma olarak Jason’ı gördüğünde ona daha fazla yüklendiğini, daha sert oynadığını, çamurluk yaptığını ve tabi en çok ona konuştuğunu inkar etmiyor. Fakat bunların hepsinin onun sertliğe alışması ve sert oynaması için gerekli olduğunu da söylüyor. Payton onla yaptığı her maçtan sonra kendisini evdekilere şikayet ettiğini ama ertesi gün daha bir azimle onu durdurmak için gene asfalt sahada onu beklediğini de ekliyor. Jason ise o zamanlardaki eğitmeni hakkında övgüyle söz ediyor: ”Kuralları en iyisinden öğrendim”. Bunlar olurken Jason henüz 14 yaşındaydı ve okulu Saint Joseph of Notre Dame başarıdan başarıya koşuyordu. Bu başarılar yetenek avcılarının iştahını kabartmıştı. Jason ilk ciddi üniversite bursu teklifini o sene -yani 14 yaşında- bir mektupla aldı. “Şimdiden mi?” diye düşünüp yanlış olabileceğine karar verip teklifi geri çevirdi. İyi olduğunu biliyordu fakat o kadar da değildi. Kim bilir kaç kalburüstü oyuncuya bu tip teklifler yapılmış ve kim bilir kaçı buna “Evet” diyip harcanmıştı. Fakat o sıralar Kidd’in çevresine baktığınızda bu teklifin adeta “geliyorum” dediğini görebilirsiniz. Okulunda Jason Kidd tişörtü adeta bir üniformaydı. Giymeyene adeta uzaylı gözüyle bakılıyordu, röportajlar gazete haberleri de cabası... Ve Jason’ın okulundaki son senesi gelmiş çatmıştı. Bu da ertesi sene için bir üniversite seçimini beraberinde getiriyordu. Daha sonra seçeceği California, o sene başında kafasında oluşturduğu 5 kolejden biri değildi. Hatta California’yı hiç “resmi” olarak ziyaret etmemişti. Düşünülenin aksine California koçu Lou Campanelli ile de hiç bir bağlantısı yoktu. Tüm bunları bir terazinin “olumsuzluklar” kefesine koyarsanız diğer kefeye çok değerli bir şey koymalısınız ki seçiminizi o üniversiteden yana yapmanız için ağır bassın. Jason için California’nın tek olumlu yanı “evine, yuvasına yakın” olmasıydı. Hatta o kadar yakındı ki öğretmenlerle sokakta, sporcularla spor salonunda veya asfalt sahada kim bilir kaç kez karşılaşmıştı. Sonuçta Kidd, elinde USA Today’in High School Player of the Year ödülü, kolej ligleri asist krallığı ve biri önceki seneden toplam iki California Player of the Year ödülüyle California Üniversitesi’nin yolunu tuttu. KIDD’IN KISA NCAA KARİYERİ Fakat işler umulduğu gibi gitmedi. Kidd koç Lou’nun devamlı takım arkadaşlarına küfretmesinden onları aşağılamasından hoşlanmıyordu. Koçluk küfrederek motive etmek değildi. Zaten Campanelli, Kidd’e karşı da özel bir ilgi duymuyor diğer oyunculara nasıl davranıyorsa ona da öyle davranıyordu. Takım Campanelli’den şikayetçiydi. Sonuç |