![]() |
| | #1 (permalink) |
| Süper Üye ![]() | Atamızın hayatı Bu Paylasım Kacmaz. GİRİŞ Türk tarihine yeni bir yön, Türkiye Cumhuriyeti’ne hayat veren, ruh veren Atatürk’ün hayatını, yarattığı eseri incelemeye başlarken, Onun eserini doğru algılamak için, içinde yaşadığı toplumun, yasalarına tâbi olacağı devletin, etkisinde kalacağı dünyanın durumunu kalın çizgiler halinde de olsa hatırlamak gerekir. Atatürk’ün fikirlerinin oluştuğu 19. Yüzyılın son ve 20. Yüzyılın ilk yıllarında Osmanlı Devleti siyasal, sosyal ve ekonomik yapı itibariyle tamamen çağ dışında kalmış parçalanma sürecine girmiş bir durumdadır. Özellikle 1877-78 Osmanlı - Rus savaşından sonra, Berlin Kongresinde büyük toprak kaybına uğramış, ağır bir savaş tazminatı ödemeyi kabul etmiştir. Devletin başında bulunan II. Abdülhamit imparatorluğu parçalanmaktan kurtarmak gerekçesiyle, sıkı bir baskı rejimi uygulamaktaydı. Gerçi 1876’da Kanun-u Esasî ilan edilerek Meşrutiyet rejimi yürürlüğe konulmuştur. Ancak padişah yenilgenin gerekçesini parlâmento’ya yükleyerek, Kanun-u Esasiyi yürürlükten kaldırmıştı (Mart 1977). Bundan sonra Osmanlı aydınları için Anayasalı rejim her derde deva bir çözüm şekli, erişilmesi hedef alınan bir ülkü olarak algılanmıştır. Padişah, hem devlet başkanı, hem de sünnî Müslümanların dinî lideridir. Halife sıfatını haizdir. Dolayısıyla devlet laik bir devlet değildir. 1718’lerden beri devam eden ıslahat ve yenileşme gayretlerine rağmen, dünya işleri, şeriat hükümlerinin güdümünden kurtarılamamış, bütün çabalara rağmen, çağın gereklerine uygun siyasî, sosyal ve kültürel bir yapı oluşturulamamıştır. Osmanlı Devleti’nin sanayiinin büyük kısmı, insan ve hayvan gücüne, el emeğine dayalıdır. Modern teknoloji ve bilgiden yoksundur. Dışa bağımlıdır. Üretim sınırlı, maliyetler pahalı, üretim rekabet gücüne sahip değildir. Dolayısıyla ülke yabancı kaynaklı mamüller için cazip bir pazar konumundadır. Bunun bir dereceye kadar düzeltilmesi, gümrük duvarlarını yükselterek koruyucu önlemler almakla mümkündür. Ancak büyük devletlerin sıkı bir şekilde kararlılıkla uyguladıkları kapitülâsyonlar, devletin elini kolunu bağlamıştır. Osmanlı Devleti malî bakımdan da ülkesinin gelir kaynaklarına gereği gibi sahip değildir. Çünkü devlet ağır bir borç yükünün altında ezilmektedir. Borçlarını ödiyemez müflis bir hale düştüğü için, ülke gelirlerinin önemli bir kısmı, 1882’den beri “Duyun-u Umumiye” adını taşıyan âdeta devlet içinde devlet gibi davranan, milletlerarası bir teşkilât tarafından yutulmaktadır. Ticarî hayat hemen hemen tamamen Hristiyan azınlıklar ve yabancı uyrukluların elinde bulunmaktadır. Ülkenin kaymağını yiyen azınlıklar, yabancı devletlerin etkin koruyuculuğundan da yararlanmaktaydılar. Esasen Osmanlı Devleti, tam bağımsızlığın vaz geçilmez koşullarından biri olan yargı hakkını ülkesinde herkese uygulamak gücüne sahip değildi. Yabancılarla ilgili konular konsolosluk mahkemelerinin faaliyet alanına girmekteydi. Ülkede adlî alanda bütünlük yoktu. Bir tarafta şer’iye mahkemeleri şeriata dayalı olarak çalışırken, diğer tarafta Batı’dan alınan yasaları uygulayan nizâmiye mahkemeleri faaliyetteydiler. İnsanlar yaşantı itibariyle kaderlerine razı, kanaatkâr ve tamamen içe dönük bir yaşam biçimi içindedir. Toplumun yarısını oluşturan kadınlar, özellikle kentlerde sosyal, kültürel ve ekonomik hayatın dışında tutulmaktadırlar. Evlenme ve boşanma bütünüyle erkeğin iradesine bırakılmıştır. Genel olarak toplum yapısı sosyal hareketlilikten yoksundur. Ulaşım yolları ve araçları yetersizdir. Nüfusun büyük çoğunluğu kırsal kesimde toplanmıştır. Eğitim bakımından da ülkede bir bütünlük yoktur. Bir tarafta yıllardan beri dinî ağırlıklı geleneksel eğitim veren medreseler öğretim yapmakta, diğer tarafta da adetleri artmakta olan ve modern öğretim vermeğe çalışan okullar vardır. Bunların yetiştirdikleri insanların değer yargıları, dünya görüşleri birbirinden farklıdır. Ayrıca modern eğitim yapan azınlık okulları ve kapitülâsyan hükümleri çerçevesinde âdeta devlet denetiminden bağımsız, çeşitli yabancı okullar vardır. Bunlar da ait oldukları kesimin amaçlarına uygun daha değişik amaçlı insanlar yetiştirmekteydiler. Ülkenin insanları arasında ne kültür birliği, ne de ülkü birliği vardır. Ülkenin Millî Eğitimi uyumsuz bir mozayiği andırmaktadır. Bu kısa bilgilerden anlaşılacağı gibi, Osmanlı Devleti kağıt üzerinde her ne kadar bağımsız görünüyorsa da aslında maliye, ekonomi, milli eğitim ve adliye alanlarında egemenlik haklarını tam olarak kullanamamaktaydı. Dolayısıyla yarı sömürge özellikleri taşımaktaydı. Varlığını ancak büyük devletler arasındaki rekabetten yararlanarak sürdürme gayreti içindeydi. Bir zamanların üç kıt’aya yayılan süper devleti Osmanlı İmapartorluğu çöküntüye girerken Avrupa, daha geniş deyimiyle Batı, gücünün doruğuna ulaşmıştır. Orta çağ boyunca skolastik düşüncenin baskısı altında bunalan Batı nasıl bu konuma gelebilmiştir? Osmanlı’nın çöküşünü daha iyi anlayabilmek, Atatürk İnkılâplarının nedenlerini doğru algılayabilmek için bunları genel çizgiler halinde hatırlamak yararlı olacaktır. Batı’nın Greko-Romen ve Hristiyan eksenli birliği, 476’da Batı Romanın yıkılmasıyla bozulmuş, Batı çağa egemen olan kilisenin yönlendirdiği skolastik düşüncenin esiri olarak ortaçağın zifiri karanlığına gömülmüştür. Buna karşılık ortaçağda medeniyet meş’alesi İslâm aleminde tutuşmuştur. Müslümanlar bu Greko-Romen kaynaklı medeniyete yeni unsurlar katarak orjinal bir medeniyet yaratmışlardır. Zamanının hakim medeniyeti haline gelen bu değer, Haçlı seferleri dolayısıyla meydana gelen temaslarla, Sicilya İspanya yoluyla Avrupa’yı etkisi altına almıştır. Bu temasların sonucunda Avrupa’da kaynağa yönelme hareketleri başlamıştır. Buna bilindiği gibi, “Rönesans (yeniden doğuş)” adı verilmektedir. Bu yeni akım hümanizm alanında ve güzel sanatların her dalında özgün eserler vermiş, düşünce ve sanat alanında yeni fikirler ve görüşler getirmiştir. Hümanizm ve Rönesans ile fikir ve düşünce özgürlüğü, Reform hareketi ile vicdan özgürlüğü gerçekleşme yoluna girmiştir. Böylece hür düşünce ve bilim zihniyeti, kilisenin hükümlerine dayalı skolastik düşünce zincirini kırmıştır. Oluşan serbest ortamda, sanat ve bilimde büyük aşamalar elde edilmiştir. 1450’lerde kullanılmaya başlanılan matbaa, bilimi varlık sahiplerinin ayrıcalığı olmaktan çıkarmış, bilimi geniş kitlelere ulaştırmış ona geniş alanda yeni yeni katkılar yapılmasını sağlamıştır. Baskılardan kurtulan insan kafası, rasyonel düşünceyi kılavuz edinerek, bilimde gözlem ve deneye dayalı yeni metodlar ortaya koymuştur. Bu metodların uygulanması ve özellikle rasyonel düşüncenin temelini oluşturan “bilimsel düşünce ortamı”, “bilim zihniyeti”, bilimi insanlığın doruğuna yerleştirmiştir. Bilimin verilerinin pratiğe uygulanması teknoloji yaratmıştır. Sonuçta kas ve rüzgâr gücünün yerini makinaların alması, Avrupalıyı tabiata hakim duruma getirdiği gibi, onun ekonomik refahını ve diğer toplumlar üzerindeki ezici üstünlüğünü sağlamıştır. Bunlara ilâve olarak coğrafi keşifler sonucunda Amerika ve Ümit Burnu yolunun bulunması, Akdeniz ve Ortadoğu ülkelerine öldürücü bir darbe indirmiştir. O zamana kadar iktisadî hayatın can damarı olan karayolları önemlerini kaybetmişler, ticaret karalardan denizlere yönelmiş, Akdeniz limanlarının yerini Atlantik limanları almıştır. Dolayısıyla Batı Avrupa ülkeleri dünyanın en zengin ülkeleri haline gelmiştir. Bu zenginliğe paralel olarak büyüyen ticarî kazanç sonucunda oluşan varlıklı, fakat siyasî haklardan yoksun burjuvazi tabakasının önayak olmasıyla 1789’da patlak veren Fransız İhtilâli, “ilâhi hukuk nazariyesini” yıkmış, onun yerine, “temel insan hakları” ve “özgürlüğün kutsallığı” fikri, medenî âlemce gittikçe benimsenen bir değer halini almıştır. Atatürk’ün dünyaya gözlerini açtığı ve ilk gençlik yıllarını geçirdiği dönemlerde, Batı bilimsel ve teknolojik açılardan olağanüstü gelişme halindeydi. Özellikle 19. yüyyılın ikinci yarısından itibaren bilim ve teknoloji alanında hızlı atılımlarla dünyanın çehresi değişmeye başlamıştı. İnsan gücünün yerini, yeni enerji kaynaklarının alması (maden kömürü, buhar, elektrik, daha sonra petrol gibi) sanayide fabrikasyon üretimini getirmiştir. İçten yanmalı motorun bulunmasıyla otomobil ve uçak imalatına yol açılmıştır. Lokomotifin icadıyla demiryolları gittikçe yayılmaya başlamış, buharlı gemiler deniz ulaşımına yeni ufuklar açmıştı. Yeni haberleşme imkânları (telgraf, telefon gibi), iletişimi çabuklaştırmıştır. Ulaşım kolaylıkları tüketimi kolaylaştırmıştır. Fabrikasyon üretim yeni pazarları gerektirmiş, bunun sonucunda güçlü bir sömürgecilik politikası gelişmiştir. Sanayi devrimine ayak uyduramayan devletlerin el emeğine dayalı yerli sanayii, çökme durumuna girmiştir. Dolayısıyla bu gelişmeyi yakalıyamayan milletler önce ekonomik, sonra da politik anlamda, sanayii gelişmiş ülkelere dolaylı veya dolaysız bağımlı hale gelmişlerdir. Osmanlı Devleti 19. yüzyılın sonlarına doğru, daha önce özetlendiği gibi, teokratik devlet yapısı, sosyal ve ekonomik yapısı itibarıyla artık çağ dışı kalmış, yarı sömürge bir devlet konumundaydı. Gençliğinden beri devamlı öğrenme gayreti içinde bulunan, sezgisi çok güçlü bir gözlemci olan Atatürk, Batı’nın ezici üstünlüğünün nedenlerini hayatı boyunca sorgulamış, devleti kurtarma senaryoları hep kafasını meşgul etmiştir. O güç sahibi olduktan sonra her şeyden önce tam bağımsızlığı hedef almıştır. Çünkü millî sınırları içinde egemenlik haklarını tam kullanamayan bir ulusun kendini bağlayan zincirlerden kurtulması mümkün değildi. Bunu sağladıktan sonra, millî bir taban üzerinde, din ve devletin kesin çizgilerle ayrılmasına dayanan bir yönetim şekliyle, akıl ve bilimi rehber edinen bir anlayışla, Batıya rağmen, Türk toplumunu Batı’ya, çağdaşlaşmaya yönlendirmiştir. Araştırmanın amacı, Milli Bağımsızlık ve Çağdaşlaşma Önderinin bu olağanüstü, âdeta inanılmaz hayat hikâyesini, Yeni Türkiye’nin kronolojik oluşum çizgileri içinde, objektif olarak dile getirmektir... |
| | |
| | #2 (permalink) |
| Süper Üye ![]() Üyelik tarihi: Sep 2006 Kullanıcı No: 2
Mesajlar: 368
Ettiği Teşekkür: 0 1 Mesajına 1 kere teşekkür edildi Rep Puanı : 3694 Rep
Seviyesi : ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | --->: Atamızın hayatı Bu Paylasım Kacmaz. BİRİNCİ BÖLÜM TÜRKİYE’Yİ YENİ UFUKLARA TAŞIYACAK BİR LİDERİN DOĞUMU VE YETİŞMESİ I- Ailesi – Yetişmesi Türk toplumunun ve Osmanlı Devleti’nin kaderini değiştiren Mustafa Kemal Atatürk, Selânik’te, Koca Kasım Mahallesi, Islahhane Caddesinde üç katlı pembe boyalı bir evde dünyaya gözlerini açmıştır. (Bugün Aya Dimitriya Mahallesi, Apostolu Pavla Caddesi 75 numaralı evdir.) Bu ev Selânik Belediyesi tarafından Atatürk’e armağan edilmiştir. Halen müze olarak hizmet vermektedir. Atatürk bu evde rumi 1296 yılında doğmuştur. Doğduğu ay ve gün kayıtlı değildir. Ancak annesi Zübeyde Hanım oğlu Mustafa’yı Erbain Soğukları sırasında doğurduğunu, aklında kaldığına göre bu tarihin 23 Aralık 1296’ya tekabül ettiğini söylemiştir. Bu tarih takvim farkı dolayısıyla 4 Ocak 1881 tarihine denk gelmektedir1 . Atatürk’ün annesi Selânik civarında Langaza’da tarım ve ticaretle meşgul olan Sofuzade Feyzullah Efendinin kızı Zübeyde Hanım’dır. Aile soyca Anadolu’dan Rumeli’ye iskân edilen Konya Karaman kökenli Konyar yörüklerinden gelmektedir. Babası Ali Rıza Efendi, Kırmızı Hafız lâkabıyla tanınan, Ahmet Efendinin oğludur. Aile soyca Anadolu’dan Rumeli’ye geçmiş, orada önce Debre-i Bala sancağına bağlı Kocacık beldesine yerleşmiştir. Atatürk’ün dedesi ve amcasının taşıdıkları “kızıl” lakabından da anlaşılacağı gibi Rumeli’de yaygın olarak yerleşmiş olan Kızıl - Oğuz Yahut Kocacık Yörükleri, Türkmenleri soyundan gelmektedir. Aile muhtemelen 1830 dolaylarında Selânik’e yerleşmiştir. Ali Rıza Efendi burada 1839 dolaylarında doğmuştur. Onun Kızıl Mehmet Hafız isimli bir erkek, Nimet isimli bir de kız kardeşi olmuştur. Ali Rıza Efendi önceleri Selânik evkaf idaresinde sonra gümrük idaresinde çalışmış, 1876’da Asakir-i Millîye taburunda gönüllü subay olarak hizmet etmiş ve 1871 dolaylarında Zübeyde Hanımla evlenmiştir. Bu evlilikten olan üç çocuk (Fatma, Ahmet ve Ömer) küçük yaşlarda hayata veda etmişlerdir. Mustafa’dan sonra doğan Makbule (Boysan, sonra Atadan) yaşamış, Naciye ise 12 yaşlarında ölmüştür2. Bu kısa bilgiden anlaşılacağı gibi, Atatürk mütevazı bir aileden gelmektedir. Onun bu özelliğinin ilerde halkın nabzını tutmasını bilmesinde, halkın eğilimlerini sezmesinde faydalı olduğuna şüphe yoktur. Onun bir halk çocuğu olmakla öğündüğünü yakınları ifade etmişlerdir. Mustafa okul çağına gelince anne ile baba arasında görüş ayrılığı belirdi. Geleneklere bağlı olan annesi onun dinî törenle ilâhîlerle mahalle mektebine gitmesini istiyordu. Aydın görüşlü olduğu anlaşılan babası ise onun yeni açılan ve modern eğitim yapan Şemsi Efendi İlkokulunda eğitim görmesini arzu ediyordu. Neticede baba olayı diplomatça çözümledi. Mustafa önce ilâhîlerle, dinî törenle mahalle okuluna başladı, birkaç gün sonra da oradan alınarak Şemsi Efendi okuluna başladı (1887). Mahalle Mekteplerinin aksine bu okulda yeni öğretim metodları uygulanmakta, kara tahta, tebeşir, silgi, öğretmen masası, okumayı kolaylaştıracak levhalar kullanılmaktaydı3. Pedagojik esaslara göre modern öğretim yapan bu okulun Mustafa’nın fikrî gelişmesinde olumlu etkiler yarattığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu arada Ali Rıza Efendi rüsümat memurluğunu bırakmış önce kereste sonra tuz ticareti işine girmiştir. Birincisini Rum eşkiyalar, ikincisini de tuzların erimesi dolayısıyla bırakmış ve ticarî hayattan çekilmiştir. Tekrar memuriyete giremeyen Ali Rıza Efendi hastalanmış ve 1890 dolaylarında vefat etmiştir. Mustafa babasının ölümü üzerine okuldan ayrılmak zorunda kaldı4. Maddî durumu yetersiz olan Zübeyde Hanım Langaza’da tarımla meşgul ağabeyi Hüseyin Ağa’nın yanına gitti (1890 dolaylarında). Çiftlik hayatı Mustafa’nın fizikçe gelişmesi ve el becerilerinin artması bakımından faydalı oldu. Ancak Zübeyde Hanım oğlunun öğreniminin yarım kalmasından üzüntülüydü. Mustafa’yı caminin imamı, köyün papazı ve son olarak da özel öğretmenle eğitmek gayretleri sonuçsuz kaldı. Sonunda anne oğlunun iyi bir eğitim görmesini sağlamak için onu Selânik’e halasının yanına gönderdi. Mustafa Selânik Mülkiye Rüştiyesi’nde (ortaokul) öğrenime başladı. Ancak burada öğrenciler arasındaki bir kavga dolayısıyla öğretmenlerinden birinin sert muamelesi üzerine okulu terketti Gönlü öteden beri askerî okuldaydı. Ancak annesi biricik oğlunun asker olup aile ocağından ayrılmasını istemiyordu. Mustafa annesine haber vermeden Selânik Askeri Rüştiyesi’nin sınavlarına girdi. Sınavı kazandı. Annesini ikna etmesi zor olmadı. Artık önünde sadece kendisinin değil mensup olduğu ulusun kaderini değiştirecek yeni bir ufuk açılmıştı. II- Yeni Bir Hayat, Yeni Bir Ufuk: Askerî Okullar Atatürk’ün yetiştiği dönemde ülkede eğitim birliği yoktu. Bir tarafta geleneksel öğretime devam eden ilâhiyat ağırlıklı öğretim yapan medreseler vardı. Diğer tarafta batı örneklerine göre kurulmuş ordunun ihtiyacını sağlayan askerî okullar ile çeşitli meslek mensuplarını yetiştiren meslek okulları, Dar-ül Muallimin (1848), Mülkiye (1859) gibi. Ayrıca azınlıkların kendi cemaatlerinin ihtiyacını karşılamak için açtıkları azınlık okulları vardı. Bunlar dışında kapitülâsyonlardan yararlanarak açılan yabancı okulları faaliyetteydi. Bunların her biri kendi amaçları doğrultusunda adam yetiştiriyordu. Bu okullar içinde askerî okullar zamanın en iyi devlet okullarıydı. Eğitim parasız olduğu gibi dersler ihtisas sahibi öğretmenler tarafından verilmekte pozitif düşünceli, olayları objektif yorumlayabilen vatansever öğrenciler yetiştirilmekteydi. Gelecek yılların Atatürk’ünün yetişmesinde bu okulların özel bir yeri vardır. Nitekim Selânik Askerî Rüştiye’sinde Mustafa Kemal başarılı, çalışkan bir öğrenci olarak hocaların dikkatini çekti, ve sınıf çavuşu oldu. Özellikle metamatik hocası Yüzbaşı Mustafa Sabri Bey, zekâ ve çalışmasını taktir ettiği öğrencisine senin de adın Mustafa, benim de, arada bir fark olmalı. Senin adının sonuna bir de Kemal (olgun anlamında) koyalım. Önerisinde bulundu. O artık Mustafa Kemal adıyla ünlenecektir. Askerî rüştiyede Mustafa Kemal’i etkileyen önemli bir olay da annesinin ikinci bir evlilik yapmasıdır. Zübeyde Hanım kocası dolayısıyla aldığı küçük emekli aylığı ile geçinmekte zorluk çekiyordu. Dolayısiyle Ragıp Efendi isimli bir reji memuru ile evlendi. Mustafa Kemal bu evlenmeyi bir türlü içine sindiremedi ve evi terk etti. Uzun süre annesini aramadı. Bu düş kırıklığı onun çalışma azmini daha da çoğalmasına yol açtı. Esasen küçük yaşta babasını kaybetmesi onun kendi gücüne dayanarak hayatta başarılı bir şekilde mücadele etmesinde etkili olmuştu. 1898’de okulu üstün başarıyla bitirdi. Artık askerî idadide (lise) öğrenimine devam etmesi gerekmektedir. Bunun için o İstanbul’u düşünmekteydi. Ancak sınav mümeyyizlerinden Hasan Beyin tavsiyesiyle Manastır Askerî İdadisine yazıldı. Artık 3 yılını Manastırda geçirecektir. Selânik ortamının Mustafa Kemal’in fikri oluşmasında ne gibi etkisi olmuştur? Selânik Makedonya’nın en gelişmiş şehridir. İşlek bir limana sahiptir. Avrupa ile demiryolu bağlantısı vardır. Şehirde çeşitli din mezhep ve ırk mensupları bir arada yaşamaktadır. Selânik’in deniz ve demiryolu bağlantısı bulunması, ticaret merkezi olması, renkli etnik yapısı, şehirde Batı tesirlerine açık çeşitli fikir akımlarının yerleşmesine elverişli bir ortam yaratmıştır. Dolayısıyla Mustafa Kemal çok genç yaşta değişik yaşayış şekline aşina her türlü yeni fikre açık bir ortamda gelişme imkânı bulmuştur5. Manastır Askerî İdadisinde Mustafa Kemal’in çizgileri daha bir belirginleşir. Arkadaşlarından Ömer Naci6 onda şiir, edebiyat ve hitabet merakı uyandırır. Bu yoldan Namık Kemal’i tanır ve ondan ciddi şekilde etkilenir7a. Mustafa Kemal’in şiir ve edebiyata eğilimini gören kitabet öğretmeni Mehmet Asım Bey onu çağırır “Bak oğlum Mustafa, şiiri falan bırak, bu iş senin iyi bir asker olmana mani olur, diğer hocalarınla da konuştum. Onlar da benim gibi düşünüyorlar. Sen Naci’ye bakma, o hayalperest bir çocuk, ileride belki iyi bir şair veya hatip olabilir, fakat askerlik mesleğinde asla başarılı olamaz.” sözleriyle onun şiirle uğraşmasını yasaklar, fakat Mustafa Kemal de güzel söylemek ve güzel yazmak hevesi hayatının sonuna kadar devam eder7b. Askerî İdadide diğer belirleyici bir etken de fransızca konusunda olmuştu. Daha askeri rüştiyede iken fransızca öğretmeni yüzbaşı Naküyiddin (Yücekök) Bey onunla ilgilenmişti. Mustafa Kemal bir kurmay subayın mutlaka bir yabancı dil öğrenmesi gerektiğine inanıyordu. Amma lisanı zayıftı. Bunu çözümlemek için sılaya gidişlerinde Selânik’teki College des Frères de la Salle’in özel kurslarına devam ederek lisanını geliştirir. Yakın arkadaşı Fethi (Okyar)’nin de bu konuda desteği ile Fransız ihtilalinin öncüleri Voltaire, J.J. Rousseau gibi filozofları tanımış ve siyasî fikirleri filizlenmeye başlamıştır. Bu okulda Mustafa Kemal’i çok etkileyen derslerden biri de tarih olur. Tarih öğretmeni Kolağası Mehmet Tevfik Bey (5. Dönem Diyarbakır Milletvekili) geniş kapsamlı bir tarih görüşü ile Mustafa Kemal’e yeni ve cazip ufuklar açar. İdadide başlayan tarih sevgisi gittikçe büyüyen bir ölçüde onun vefatına kadar devam eder. Lise öğrenimi süresinde, Mustafa Kemal’i en fazla etkileyen olay 1897 Türk-Yunan Savaşı olur. Türk Ordusu’nun savaş meydanında parlak bir zafer kazanmasına rağmen barış masasında zararlı çıkması gönüllere eziklik getirmiştir. Bu savaş o sıralar 16 yaşlarında olan Mustafa Kemal’de coşkun bir yurt sevgisi uyandırır. Bir arkadaşı ile gönüllü olarak savaşa katılmak için girişimde bulunursa da bu arzusunu gerçekleştirme imkânını bulamaz. Ancak bu kabına sığmaz sonsuz yurt sevgisi bundan böyle Mustafa Kemal’in en belirli özelliklerinden biri olarak kendini gösterir. Manastır Askerî İdadisinin bu çalışkan öğrencisi, 1898 Kasımında bütün derslerden tam not alarak okulunu parlak bir şekilde bitirir. 54 kişilik sınıfta 2. olarak dereceye girer. Harp okuluna girmesinin arifesinde Mustafa Kemal’in belirgin özellikleri nelerdir? Okuldaki sicilinde son derece yetenekli, ama kendisiyle kolayca samimi ilişkiler kurulması güç bir karaktere sahip olduğu belirtilmiştir. Mustafa Kemal, idadî öğrenimi boyunca, meslek ve fikir bakımından gittikçe gelişen kendine güvenen, yetişmek ve ilerlemek tutkusuna sahip, çok çalışkan, yurtsever ve seçkin bir öğrenci görünümündedir. Çocukluğundan beri iyi giyinmeyi seven bu öğrenci hayatta başarının çok çalışmaktan geçtiğini öğrenmekle beraber, sırtını dünyaya çevirmemiştir. Gazinoların, kafeşantanların varlığını öğrenmiş, içki ile de hafiften ülfet peyda etmiştir. Bundan sonraki hayatı, ölçüsüz bir yurt sevgisi ve zorlu çalışmalar içinde, daima dünyaya dönük olarak gerçekçi bir yönde, ama yeryüzünün zevk ve nimetlerine sırt çevirmeyen bir çizgide devam eder. Mustafa Kemal Harp Okuluna İstanbul’da 13 Mart 1899’da başlar, apolet numarası 1283’tür. Henüz 18 yaşı içindedir. Okula başladıktan 2 ay sonra kendini tanıtarak sınıf çavuşu olur. Burada edindiği en iyi arkadaşlarından biri olan Ali Fuat (Cebesoy) ve akademiden sınıf arkadaşı Asım Gündüz’ün anılarından onun Harp Okulu ve Harp Akademisi günlerini öğrenebiliyoruz8. Harp Okulu’nda birinci yıl saf gençlik hayalleri ve güzel İstanbul’un çarpıcı havası içinde çabuk geçer. Mustafa Kemal dersler kesildikten sonra kendini toparlar ve sınavlarını başarıyla vererek 2. Sınıfa geçer. İkinci ve üçüncü sınıflarda kendini daha çok derslerine verir. Harp Okulu’nda dereceye girmek önemliydi. Zira kurmay sınıfına ayrılmak okulda üstün başarı göstermekle mümkündü. Nitekim Mustafa Kemal 3. Sınıfta 459 öğrenci içinde 8. Olarak dereceye girmiş ve kurmaylığa hak kazanmıştır. Sicil numarası 1317-P.8(1901-P.8)’dir. Harp Okulu’nda Mustafa Kemal’in fikrî gelişmesi hızlanmış ve siyasal bir nitelik kazanmıştır. Bir taraftan gizlice okudukları Namık Kemal şiirleri, diğer taraftan ülkenin fena yönetildiği duyguları içinde, bazı arkadaşları ile (Ömer Naci, Ali Fuat Cebesoy, İsmail Hakkı, vs.) iki - üç sayı devam eden el yazması bir dergi ile fikirlerini Harp Okulu öğrencilerine yansıtmaya çalışırlar. Bu girişim akademide de devam eder ve bir ara tehlike atlatmaya yol açar. Bu arada bir kurmay subayın dans bilmesi gerektiğine inanan M. Kemal sılaya gidişlerinde dans etmesini öğrenmiş, arzu eden arkadaşlarına da öğretmiştir. Mustafa Kemal Harp Akademisinde iken onun geleceğini ilk önce keşfeden Osman Nizami Paşadır. Paşa, Ali Fuat’ın babası İsmail Fazıl Paşa’nın evinde onunla konuştuktan sonra kendisini mahcubiyetle dinleyen Mustafa Kemal’e şöyle hitap eder: “Mustafa Kemal Efendi oğlum görüyorum ki, İsmail Fazıl Paşa seni taktir etmek hususunda yanılmamış. Şimdi ben de onunla hemfikirim. Sen bizler gibi yalnız erkân-ı harb zabiti olarak normal hayata atılmayacaksın. Keskin zekân ve yüksek kabiliyetin memleketin geleceği üzere müessir olacaktır. Bu sözlerimi bir kompliman olarak alma, sen de memleketin başına gelen büyük adamların daha gençliklerinde gösterdikleri müstesna kabiliyet ve zekâ emareleri görmekteyim. İnşallah yanılmamış olurum.” Gelecek günler Osman Nizami Paşa’nın kehanetini haklı çıkaracaktır9. Mustafa Kemal 10 Ocak 1902’de teğmen rütbesi ile Harp Akademisinde öğrenimine başlamıştı. Sınıfta topçu ve süvari okullarından gelenlerle birlikte 43 öğrenci vardı. Akademi öğretmenleri dil bilen, iyi yetişmiş, seçkin öğretim elemanlarından oluşuyordu. Burada o, bir taraftan mesleki bilgilerini geliştirirken diğer taraftan devletin kaderiyle ilgili konularda arkadaşlarını uyarma gayreti içindeydi. Akademideki sınıf arkadaşı Asım Gündüz’e göre, Mustafa Kemal fransızcasını ilerletmek için bir fransız bayandan ders alır, Paris’teki Jön Türk gazeteleri ile fransızca gazeteleri getirir ve arkadaşlarını etkilemeye çalışırdı10. Bu maksatla Harp Okulunda başladıkları el yazısı ile dergi hazırlama işine tekrar başlarlar. Dergi az kullanılan bir dershanede hazırlanıyor, elden ele dolaştırılıyordu. Ancak bir süre sonra durum Mektepler Nazırı Zülüflü İsmail Paşa tarafından öğrenilir. Bu olayları haber alan Akademi Komutanı ansızın dershaneye yaptığı bir baskında öğrencileri suçüstü yakalar. Fakat görmemezlikten gelir. Takibat yapmaz, sert bir ihtarla yetinir. Böylece meslek hayatlarını söndürebilecek bir tehlike zararsızca atlatılır. Haliyle dergiye ara verilir. Akademi bu hava içinde tamamlanır. Mustafa Kemal 11 Ocak 1905’te üç yıllık notlarının topl*************** göre akademiyi beşinci olarak bitirir11. Sıra atamalara gelmiştir. O dönemde özel durumu dolayısıyla başarılı subaylar Makedonya’ya gönderilirdi. Mustafa Kemal annesinin ikamet ettiği Selânik’i arzu ediyordu. Atamaları beklerken Mustafa Kemal ve birkaç arkadaşı bir pansiyon kiralar ve arasıra burada toplanarak memleket meselelerini konuşuyor, özellikle ülkenin kurtuluşu için meşruti bir idare kurulması üzerinde duruyorlardı. Padişahı meşruti idareye ancak ordu zorlayabilirdi. Dolayısıyla gidilecek yerlerde teşkilât kurulmalıydı, bunun için de en uygun yerin Makedonya olduğu düşünülüyordu. Zira Makedonya, Sırbistan, Bulgaristan, Yunanistan arasında rekabet konusu olduğu gibi, Avusturya ve Rusya dolayısıyla, Üçlü İttifak devletleriyle (Almanya, Avusturya-Macaristan, İtalya) karşı grup devletleri arasında (Rusya, Fransa) çatışma konusuydu. Asayiş bozuktu, çeşitli ırklara mensup çeteler, Müslüman köylerini basıyorlardı. Mustafa Kemal ve arkadaşları bu ortamın kendileri için elverişli olduğunu düşünüyorlardı. Ancak arzuları gerçekleşmedi. Çünkü aralarına sızan sarayın bir muhbiri onları Padişaha bomba atacak diye jurnal eder. Mustafa Kemal ve arkadaşları tutuklanırlar ve sert muameleye tabi tutulduktan sonra takipsizlik kararı ile serbest bırakılırlar. Bu olayın sonucu olarak Rumeli’de bulunan 2. ve 3. ordular yerine 4. ve 5. ordulara tayin edilirler. Mustafa Kemal 5 Şubat 1905’te Şam’da 30. Süvari Alayında staj yapmak üzere görevlendirilir. Bu bir sürgündür. Zira atama emrinde “Kolaylıkla memleketi olan Selânik’e gidemeyeceği bir yere atanması” kaydı düşünülmüştür12. Artık öğrencilik yılları bitmiş, hizmet yılları başlamıştır. |
| | |
| | #3 (permalink) |
| Süper Üye ![]() Üyelik tarihi: Sep 2006 Kullanıcı No: 2
Mesajlar: 368
Ettiği Teşekkür: 0 1 Mesajına 1 kere teşekkür edildi Rep Puanı : 3694 Rep
Seviyesi : ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | --->: Atamızın hayatı Bu Paylasım Kacmaz. III. Genç Subaylık Yılları (1905 – 1908) 5. Ordu emrine verilen Mustafa Kemal Şam’da 30. Süvari alayında staja başlamıştır. Suriye’de yaklaşık 3,5 yıl süren ikameti sonunda ordunun yetersizliği, ülkenin fena yönetilmesi karşısında, hürriyetçi fikirleri keskinleşir. Suriye’de sık sık ayaklanmalar oluyor, onları bastırmak isteyen askeri birlikler şiddet kullanıyorlar, bu da halk ile hükümet arasındaki bağları gittikçe zayıflatıyordu. İdarenin âcizliğini ve yolsuzluğunu gören Mustafa Kemal mevcut rejime karşı mücadele için gizli bir teşkilât oluşturdu. (Ekim 1905). Bu kuruluşa “Vatan ve Hürriyet” ismi verilmiştir13. Beyrut’ta görevli Ali Fuat cemiyetin Beyrut şubesini oluşturur. Ancak bölgenin etnik yapısı dolayısıyla, cemiyet burada sağlam bir tabanda gelişme imkânına sahip değildir. Dolayısıyla Mustafa Kemal derneği en kolay gelişebileceği yer olduğuna inandığı (Makedonya’da) geliştirmek ister. Arkadaşı olan, ordu komutanı Hakkı Paşa’nın oğlunun yardımı ile bir izin kağıdı temin eder. Selânik’teki arkadaşları da orada kendisine yardımcı olurlar. Mustafa Kemal İskenderiye ve Pire Üzerinden Selânik’e gider. Oradaki arkadaşlarının yardımıyla göze batmadan karaya çıkar ve annesine kavuşur. Hemen çalışmalara başlayan Mustafa Kemal, sonuç almak için zamana ihtiyaç olduğunu görür. Öğrencilik yıllarında kendisini taktir eden Kurmay Albay Hasan Bey’in dolaylı yardımıyla 4 aylık bir sağlık raporu alır. Bu sayede eski arkadaşları Ömer Naci, Hüsrev Sami ve Hakkı Baha ile buluşur. Onların aracılığı ile Selânik Öğretmen Okulu Müdürü Hoca Mahir ve Selânik Askeri Rüştiyesi Müdürü Bursalı Tahir’i de içine alan “Vatan ve Hürriyet” cemiyetini oluşturur14. Bu arada Mustafa Kemal’in Selânik’te bulunduğu İstanbul’ca öğrenilir ve aranmaya başlanılır. Ancak Kurmay Albay Hasan Bey durumdan dolaylı olarak Mustafa Kemal’i haberdar eder ve gizlice Selânik’i terk ile göreve dönmesini tavsiye eder. Diğer taraftan durumu araştırmak üzere YAFA’ya bir subay gönderilmiştir. Vaziyetten haberdar olan Mustafa Kemal’in arkadaşları gereken tedbiri almışlardır. Mustafa Kemal Mısır hududunda Bir-i Sebî’de görevde gösterilmiştir. Durum İstanbul’a bu şekilde bildirilmiştir. Mustafa Kemal de dönüşünde hemen Mısır hududuna gitmiştir. Böylece mesleki geleceği açısından ciddi sonuçlar doğurabilecek bir olay zararsız olarak atlatılmıştır. Bir-i Sebî’de görevini tamamlar ve 14 Kasım 1906’da topçu stajı yapmak üzere Şam’a gelir. Stajın bitiminde 20 Haziran 1907’de Kolağası (Kıdemli Yüzbaşı) rütbesi ile Şam’da 5. Ordu Kurmaylığına atanır. Mutlaka Rumeli’ne nakletmek isteyen Mustafa Kemal 13 Ekim 1907’de arzusuna kavuştu. Manastır’a tayin edildiği halde Selânik’te kalmayı başardı. Bir süre sonra Selânik – Üsküp demiryolu müfettişliği de kendisine verildi. Ölçüsüz bir yurt sevgisi ve hudutsuz bir enerjiyle dolu bu parlak kurmay, bir taraftan resmî görevlerini titizlikle yerine getirirken diğer taraftan da istibdat rejimini devirmeye yönelik faaliyetlerine devam ediyordu. Ancak kendisinin 1906 Nisanında kurduğu “Vatan ve Hürriyet”in Selânik şubesi aradan geçen zaman içinde yeniden oluşarak 27 Eylül 1907’de Paris’teki İttihat ve Terakki Cemiyeti ile birleşmiş ve onun adını almıştır. Mustafa Kemal de bu cemiyete 29 Ekim 1907’de katılır. İttihat ve Terakki’nin büyük gayretiyle 23 Temmuz 1908’ de Meşrutiyet ilân edilir. Buraya kadar verilen kısa bilgilerden Mustafa Kemal’in Harp Akademisini bitirdikten 2. Meşrutiyet’in ilânına kadar geçen süre içinde, istibdat idaresini devirmek için Ordu’da gizli teşkilat yapılmasında öncülük eden yurtsever, çalışkan ve parlak bir kurmay subay olduğu görülmektedir. Ancak 1907 Ekimine kadar Suriye’de görevli olması, onun İttihat ve Terakki Cemiyetine yön ve istikamet vermesini engellemiş, onun cemiyet içinde ikinci plânda kalmasına yol açmıştır. IV. Kendi Kendini Yetiştiren Kurmay (Temmuz 1908 – Şubat 1915) Meşrutiyet’in ilânından sonra, Mustafa Kemal ile cemiyetin yöneticileri arasında gerginlik çoğalmıştır. Mustafa Kemal ordunun politika dışında tutulmasını, cemiyetin gizli komite olmaktan çıkarılıp parti olarak örgütlenmesini, yurtta köklü ve programlı bir değişiklik yapılmasını istemektedir. Onun düşüncelerini pervasızca açıklaması, karşı düşünceleri sert bir üslupla eleştirmesi, cemiyetin etkin üyeleri arasında hoş karşılanmıyordu15. Meşrutiyet’in ilânını takip eden günlerde Mustafa Kemal’in eleştirilerinden rahatsız olan cemiyetin ileri gelenleri, onu Trablusgarp’a gönderme kararı alırlar. Böylece İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ilk kongresinin toplanacağı, milletvekili seçimlerinin yapılacağı, cemiyet-hükümet ilişkilerinin yönleneceği bir dönemde Mustafa Kemal Selânik’ten uzaklaştırılır. Trablusgarp’ta yeni Türk yönetimine karşı irtica nitelikli hareketler baş göstermiştir. 1908 Eylül sonlarında16, bu ülkeye gelen Mustafa Kemal, kısa bir zamanda karışıklığı giderdi ve düzeni yoluna koydu. Ordunun ve devlet otoritesinin bölgede hakim olmasını sağladı17. Bu görev Mustafa Kemal’in siyasî yeteneğini gösteren ilk başarılı deneme olmuş, ülkeyi tanımasını sağlamıştır. Bu deneyim 1911 – 1912 Trablusgarp ve Bingazi’de görev almasında ve başarılı hizmetlerinde etkili olmuştur. Trablusgarp’tan dönüşünde 13 Ocak 1909’da 3. Ordu Selânik II Redif Tümeni Kurmay Başkanlığına atanır. Bu görevde iken Alman Generali Litzman’ın “Takımın Muharebe Talimi” adıyla tercüme ettiği eserini 10 Şubat 1324’te Selânik’te yayınlar18. Bu arada İstanbul’da meydana gelen bir olay meşrutiyetin olumlu havasını bozar. Meşrutiyetin ilânını takip eden günlerde oluşan sınırsız hürriyet havasında her türlü fikir akımı pervasızca ortaya dökülmüştür. Süratle örgütlenen bu muhalif güçlerden “İttihad-ı Muhammedi” partisinin kışkırtıcı irticai girişimleri gayrı memnunların tahriki ve İttihatçıların baskısı sonucunda, tarihe 31 Mart ayaklanması diye adlandırılan olay meydana gelir. Taşkışla’daki bir avcı taburu diğer taburlardan da bazı erlerin katılmasıyla “şeriat isteriz” sloganı ile subaylarını hapsetmiş, Sultanahmet meydanında ve Mebuslar Meclisi önünde toplanarak taşkınlık yapmışlar ve başkentte duruma hakim olmuşlardı. Olay Selânik’de duyulunca, Mustafa Kemal hemen askeri kuvvetler gönderilmesini önerir. Hatta gönderilecek kuvvetin başına kendi kumandanı Hüseyin Hüsnü Paşa’nın geçirilmesini ileri sürer. Kendisi de, hazırlanan birliğin kurmay başkanı olur. Bu birliğe Edirne’deki 2. Ordudan da bir tümen katılır. Birliğe Mustafa Kemal’in teklifi ile Hareket Ordusu adı verilir. Ordu İstanbul önlerine gelinceye kadar Mustafa Kemal etkin rol oynar. Öyle ki İstanbul Halkına yayınlanan ilk genelge de onun kaleminden çıkar. Ancak İstanbul’a yaklaşıldığında, ciddi bir direnme olmayacağı anlaşılınca, Mahmut Şevket Paşa Selânik’ten gelerek ordunun başına geçer. Kurmay Başkanlığına Berlin Ateşemiliterliği’nde n dönen Binbaşı Enver Bey, yardımcılığına Binbaşı Hafız Hakkı getirilir. Hareket Ordusu önemli olmayan bir iki direnme dışında duruma kolaylıkla hakim olur. II. Abdulhamit tahttan indirilir ve yerine V. Mehmet Padişah yapılır. Başarının şerefi ve nimetleri, Hareket Ordusuna İstanbul surları önünde katılanlara gider. Her şeyi düşünen ve plânlayanın adı Çanakkale Savaşı’na kadar duyulmaz 19. Bu olaydan sonra Mustafa Kemal Selânik’te 3. Ordu’ya atanmıştır. Ordunun İttihat ve Terakki ile ilişkilerini kesmesi ve politika ile uğraşmaması konusunda görüşü daha güçlenmiştir. 22 Eylül 1909’da İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ikinci kongresi Selânik’te toplanır. Mustafa Kemal kongreye Trablusgarp delegesi olarak katılır. Bu kongrede ordunun siyasetten arındırılmasını şu sözlerle ifade eder. “Ordu mensupları cemiyet içinde kaldıkça hem parti kuramayacağız hem de ordumuz olmayacaktır. Mensuplarının pek çoğu cemiyet üyesi olan III. Ordu günün manasıyla modern bir ordu sayılamaz. Orduya dayanan cemiyette, millet bünyesinde kök salamamaktadır. Bunun için biran evvel cemiyetin muhtaç olduğu zabitleri veyahut cemiyette kalmak isteyen ordu mensuplarını istifâ suretiyle ordudan çıkaralım ve bundan sonra zabitlerin ve ordu mensuplarının herhangi bir siyasî cemiyete girmelerine mâni olmak için kanunî hükümler koyalım”20. Bu sözler uzun tartışmalara yol açar. Karşı fikirde olanlara göre subaylar cemiyetten ayrılırlarsa irtica başkaldırır ve meşrutiyet kaybedilir. Ancak kongre büyük çoğunlukla ordunun siyasetten ayrılması tezini benimser. Karar gereğince bir kısım İttihatçı subaylar istifa ettirilir, ancak Enver, Hafız Hakkı, Niyazi gibi bazı subaylar ve yakın çevreleri orduda kalmaya siyasetle yoğun bir şekilde uğraşmaya devam ederler. Mustafa Kemal’in bu girişimi cemiyette kendisine karşı mevcut olan kızgınlığı şiddetlendirir. Hatta onun canına kasteden bir suikast düzenlenmesine yol açar. Ama bu teşebbüs istenilen sonucu vermez21. Kongreden sonra Mustafa Kemal bir süre politika ile ilgisini keser, ve mesleki çalışmalara ağırlık verir. Bu arada Arnavutlukta çıkan ayaklanmayı bastırmakla görevlendirilen Mahmut Şevket Paşa’’nın kurmay başkanlığını başarıyla yürütür (Mayıs 1910). Bu arada Mustafa Kemal orduyu temsilen Fransa’da Picardie Manevralarına katılır (10 Eylül 1910). Onunla birlikte Binbaşı Selahattin görevlendirilir. Paris Ateşemiliteri Binbaşı Fethi Bey, heyete Fransa’da katılacaktır. Bu onun Batı Avrupa ile ilk temasıdır. Tatsızlık daha yolda başlar. Fesli Selahattin Bey, yolda alay konusu olur. Manevralar esnasında yabancı ateşelerden bir albay Mustafa Kemal’in meslekî görüşlerine katılmakla beraber, onun başını göstererek ne diye bu tuhaf başlığı giyersiniz, başınızda bu oldukça kafanıza kimse itibar etmez der22a. Bu olaylar onun üzerinde kalıcı bir etki bırakır. Mevcut kılık ve kıyafetle Türklerin uygar dünyada ciddiye alınmadığına kanaat getirir. Olay 15 yıl sonra Şapka İnkılâbı uygulamasına yol açacaktır. Mustafa Kemal, Fethi Beyle beraber yaptıkları İsviçre, Belçika ve Hollanda’yı içine alan 14 günlük bir seyahatdan sonra vatana döner. Manevralardan çıkardıkları sonuç acıdır. Bu kadar hazırlık barış için yapılmaz. Aklımızı başımıza almalıyız. Çıkacak savaş bütün dünyayı ateşe atabilir ve biz bunun dışında kalamayız22b. Mustafa Kemal Fransa dönüşü eğitim ağırlıklı çalışmalarına devam eder. Ancak görevi gereği bulunduğu askerî manevralar ve toplantılardan sözlü ve yazılı olarak sert eleştirilerde bulunması üstlerinin hoşuna gitmez. Gururlu ve tenkitçi olarak niteledikleri Mustafa Kemal’i nazariyatçılıkla itham ederler ve başarısız olsun diye 38. Piyade Alayı Komutan vekilliğine atarlar. Mustafa Kemal, bu görevde de üstün başarı sağlar. Selânik’te bulunan garnizon kıtaları olayın tatbikatına kendiliklerinden katılmaya, verilen konferanslarda diğer subaylar da görev almaya başlarlar. Bu durumdan rahatsız olanlar onun görev yerini tekrar değiştirirler ve masabaşı bir göreve atarlar. Mustafa Kemal Trablusgarp’ta gönüllü olarak görev almasına kadar geçen bu dönemde bir taraftan da mesleki yayınlara yönelir. Daha 1909 sonlarında, 3 Ağustos – 8 Eylül 1909 tarihlerinde Cumali Karargâhında yapılan askerî manevralara ait not ve krokileri Cumali Ordugahı başlığı adı altında yayınlanmıştı. Selânik 1325 Keza bu dönemde yayınladığı diğer bir eser de şudur: Tabiye Tatbikat Seyahati, Selânik 132723. Diğer taraftan Salih Bozok’un anılarından, Mustafa Kemal’in sadece ve açıktan açığa sert eleştirilerle yetinmediği orduyu gençleştirmek ve kumandanlıkları âciz ellerinden kurtarmak orduya ilim ve sanat aşkını aşılamak, özetle orduyu modernleştirmek gayesiyle gizli bir cemiyet teşkil ettiği anlaşılmaktadır. Amaç cemiyetin örgütü aracılığıyla fikirlerini yaymak, bir defa bu kanaatlarını kabul ettirdikten sonra, duruma göre harekete geçmektir. Cemiyetin ilk idare heyetinde de Nuri (CONKER), Fuat (BULCA), Rasim, Mahmut (SOYDAN), Topçu Hamdi Beyler görevliydiler. Cemiyet henüz örgütlenme safhasındayken Mustafa Kemal Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa tarafından acele olarak İstanbul’a çağrılır24a. Anlaşıldığına göre Mustafa Kemal’in Selânik’teki askeri birlikler üzerindeki etkileri ve faaliyeti bazılarını ürkütmüş ve yapılan ihbar üzerine Mustafa Kemal acele İstanbul’a çağrılmıştır. Onu önce geçici olarak Trablusgarp Tümeni Kurmay Başkanlığına atarlar. Bu atamanın bir sürgün havası taşıdığı açıktır. Ancak İtalya Osmanlı Devleti’ne 29 Eylül’de harp ilân etmiştir. Onun Trablus’a hareketi önce durdurulur ve I. Şubede görevlendirilir, sonra tekrar Trablusgarp tümeninde görevlendirilir. İtalya’nın Trablusgarp’a ve Bingazi’ye saldırması beklenmeyen bir olay değildi. Çünkü İtalya’nın birliğini tamamladığı 1870’li yıllardan bu yana Kuzey Afrika ile ciddi bir şekilde ilgilendiği herkesçe bilinmekteydi. İtalya önce Sicilya’ya, en yakın Afrika toprağı olan Tunus’u almayı düşünmüş24b, ancak oraya Fransa’nın yerleşmesinin verdiği kızgınlıkla 1882’de Almanya ve Avusturya-Macaristan ile Üçlü İttifak’ı oluşturmuştur. Sonraki yıllarda gözlerini bugünkü Libya topraklarına dikmiştir. Fakat buraya yerleşmesi için öncelikle Fransa ve İngiltere ile anlaşması gerekliydi. 1900 ve 1902 yıllarında Fransa’nın Fas’a yerleşmesine karşılık Trablusgarp’da hareket serbestliği kazanmıştır25. Daha önce Akdeniz Paktı ile İngiltere, Avusturya-Macaristan’nın olurlarını elde etmişti. 1909’da Rusya’nın da onayını alan İtalya istilâ için müsait zamanı kollamaktaydı. 1911’de Fransa’nın Fas’a müdehalesi üzerine İtalyan istilâ hareketi başlar. Milletlerarası diplomatik şartlar kadar Trablusgarp’ın o günkü durumu da İtalyan istilâsı için son derece elverişli bulunuyordu. Şöyle ki Vali İbrahim Paşa İtalyan isteklerini frenlediği için, İtalya’nın sürekli baskısıyla görevden alınmış, yerine atanan Bekir Sami Bey de görev yerine gitmeyi geciktirmekteydi. Vilâyet valisiz, ilçelerin bir çoğu kaymakamsızdı. Trablusgarp’da tümen komutanı da yoktu. İbrahim Paşa hem vali hem komutan olduğundan komutanlık da boşalmış ve yeni atama yapılmamıştı. Esasen tümenin önemli bir bölümü Yemen isyanı üzerine oraya gönderilmiş, taburların mevcutları 300’lere indirilmişti. Bundan başka Trablusgarp ve Bingazi’de bulunan iki silâh deposunda bulunan 40.000 martin ve şınayder tüfekleri yenileriyle değiştirilmek üzere İstanbul’a nakledilmiş ve yenileri de gönderilmemişti. Osmanlı devletinin Roma’daki büyükelçisi de izinli olarak İstanbul’da bulunmaktaydı. Devleti Roma’da genç bir maslahatgüzar temsil ediyordu26. Vilâyetin İstanbul’la ilişkisi ancak deniz yoluyla mümkündü. Denize İtalyan donanması egemen olduğundan vilâyet kendi kaderine terkedilmiş bir görüntüdeydi. Hükümet şaşkınlık içindeydi. İşbaşında bulunan Hakkı Paşa, Roma Büyükelçiliğinden sadaret mak*************** gelmişti. İtalyan emellerini en iyi bilmesi gereken paşa, savaş ilân edildiğini bildiren İtalyan notasına kadar savaşın çıkacağına inanmamıştı. İstifâ etmekten başka çare bulamadı ve yerine Abdülhamid’e 7 defa sadrazamlık eden Sait Paşa getirildi. Sait Paşa siyaset yoluyla çözüm bulmak için ümitsiz girişimlere başladı. Millî Savunma Bakanı olan Mahmut Şevket Paşa da devletin İtalya ile savaşı sürdüremeyeceği, vilâyetin ancak yöresel imkânlar ile savunulabileceği görüşündeydi. Trablusgarp’ın istilâ haberi genç Türk Subayları arasında heyecan yarattı. Berlin’deki Ataşe Enver Bey, Paris’teki Ataşe Fethi Bey oraya koştular. Onlara Mustafa Kemal, Eşref Kuşçubaşı, Süleyman Askeri’nin de katılmasıyla bir gönüllü subaylar grubu oluşturuldu. Enver Bey, 1911 Ekim sonlarında Bingazi’de komutayı ele alır. Mustafa Kemal, Şerif takma adıyla yanında Ömer Naci, Yakup Cemil ve Sabancalı Hakkı olduğu halde 15 Ekim 1911’de İstanbul’dan Mısır’a hareket eder27. Bingazi yolunda rahatsızlanır ve İskenderiye’de hastaneye yatar. Tedaviden sonra, Kurmay Yüzbaşı Nuri (Conker) ve Yüzbaşı Fuat (Bulca) ile beraber 29 Kasım 1911’de Bingazi’ye doğru yola çıkarlar. 9 Aralık 1911’de Bingazi topraklarında Resul Defne’ye ulaşırlar. Mustafa Kemal, buradaki kuvvetleri organize eder ve menzil teşkilâtını oluşturur. Sonra Tobruk dolayları komutanlığına getirilir (1 Ocak 1912). Bu arada 27 Kasım 1911’de binbaşılığa terfi etmiştir. Mustafa Kemal 24 Ekim 1912’ye kadar kaldığı Bingazi’de Derne ve Tobruk bölgelerinde önemli ve başarılı hizmetlerde bulunur28. Öyle ki İtalyan kuvvetleri sayı ve silah üstünlüğüne rağmen kıyılara saplanıp kalırlar. İdealist Türk Subayları yerli aşiretleri organize etmişler, silâh ve muhimmatı da İtalyanlara yapılan baskınlarla temin etme yolunu bulmuşlardı. Bir avuç kahraman Türk subayı gerillâ savaşı ile kendilerinden her bakımdan kat kat üstün, zamanın en iyi silâhlarına sahip düşman kuvvetlerini aciz bırakmışlardır. Olay adeta Millî Mücadelenin habercisi gibidir. Mustafa Kemal’in 8 Mayıs 1912’de Salih Bozok’a yazdığı şu satırlar istilâcılar karşısında savaşan kahraman subayların duygularının özetini ifade eder: “Biz vatana borçlu olduğumuz fedâkarlık derecelerini düşündükçe bugüne kadar yapılan hizmeti pek değersiz buluyoruz. Vicdanımızdan gelen bir ses bize vatanın bu sıcak ve samimi ufuklarını tamamen temizlemedikçe, gemilerimizin Tobruk, Derne, Bingazi ve Trablusgarp Limanlarında tekrar demir atmış olduğunu görmedikçe vazifemizi bitirmiş sayılamayacağımızı ihtar ediyor. Vatan mutlaka selâmet bulacak millet mutlaka mesut olacaktır. Çünkü kendi selâmetini, kendi saadetini memleketin ve milletin selâmet ve saadeti için feda edebilen vatan evlatları çoktur”29. Bu arada Rus diplomasisinin aracılığı ile yüzyıllardan beri süregelen anlaşmazlıklarını çözümleyen Balkan milletleri, Osmanlı Devleti’ne karşı saldırıya geçmişlerdir. Olay üzerine çaresiz kalan Osmanlı Devleti, 15 Ekim 1912’de Ouchy anlaşmasıyla Trablusgarp’ı ve Bingazi’yi bazı şartlarla İtalya’ya terketmiştir. Anlaşma gereği Türk Subaylarının vilâyeti terk etmeleri gerekiyordu. Esasen Mustafa Kemal savaş esnasında gözlerinden ciddi şekilde yaralanmıştır. Tedavi edilmesi gerekiyordu. Dolayısıyla 24 Ekim 1912’de Derne’den yanında Fuat Bulca olduğu halde Viyana’da gözlerinden tedavi edildikten sonra İstanbul’a dönmüştür. Türk – İtalyan Savaşı Mustafa Kemal’in ilk savaş deneyimidir. Çok başarılı geçmiştir. Nitekim Bingazi Umum Kumandanı Yarbay Enver Bey, Millî Savunma Bakanlığına 24 Ekim 1912 tarihli yazısında “Mustafa Kemal’in, 18 Aralık 1911’de kendi arzusu ile orduya katıldığını, evvela Derne Şark Kolu Kumandanlığında, daha sonra Derne kumandanlığında bulunarak, fevkalâde iyi idare ve iktidar gösterdiği gibi gözlerindeki rahatsızlığa rağmen, son zamanlara kadar başarılı hizmette bulunduğunu” rapor etmiştir. Enver Bey ile Mustafa Kemal ilişkilerinin pek de sıcak olmadığı göz önüne alınırsa yapılan hizmetin değeri daha iyi anlaşılır30. Nitekim Mustafa Kemal 6 Kasım 1913’de Bingazi Muharebelerinde gösterdiği yiğitlik ve liyakat gerekçesiyle kıdemine 2 sene zam yapılarak 4. Rütbeden Osmanlı nişanı ile ödüllendirilmişti31. Ouchy (Uşi) Anlaşmasıyla Osmanlı Devleti 361 yıllık bir beraberlikten sonra elindeki son Afrika toprağı olan Trablusgarp’ı terk ediyordu. Trablusgarp savaşının sonucu ne olmuştur? Mustafa Kemal’in kariyerindeki yeri nedir? Savaş Osmanlılar’ın esasen çok zayıf olan mâli kaynaklarını tüketmiş, ordunun seçkin kadrolarının Afrika’ya gitmesiyle orduyu zayıflatmış ve Balkan Devletleri için savaşa elverişli zemin hazırlamıştır. Bununla beraber olayın Mustafa Kemal’in askerî kariyerinde ilk savaş deneyimi olması, üstün başarısı dolayısıyla onun askerî kariyerinde özel bir yeri vardır. Mustafa Kemal İstanbul’a geldiğinde, Bulgar Orduları Çatalca’ya dayanmışlardır. İstanbul tehdit altındadır. Bu duruma nasıl gelinmiştir? Yüzyıllardan beri aralarında rekabet eksilmeyen Balkanlılar nasıl bir araya gelebilmiştir? Savaşın ana sebepleri ve bahaneleri nelerdir? Savaş ve sonrasının Mustafa Kemal’in biyografisindeki yeri nedir? Bunları kısaca görmekte yarar vardır. Savaşın temel sebebi Balkan devletlerinde gelişen millîyetçilik akımlarıdır. 1830’dan beri bağımsız olan Yunanistan, Megali İdea’yı (Büyük Yunanistan’ı) gerçekleştirme ideali içindedir. 1878’den beri bağımsız olan Sırbıstan, bütün güney sınırlarını içine alacak Yugoslavya’yı oluşturmak istemektedir. Bulgaristan 5 Ekim 1908’den beri tam bağımsızlığını elde etmiştir, ama asıl amacı 1878 Ayastefanos Anlaşması’nın çizdiği Arnavutluk’tan Karadeniz’e, Tuna’dan Ege’ye uzanacak Büyük Bulgaristan’ı yaratmaktır. Balkanlılar Türk karşıtı politikalarda birleşmekte, ancak çıkarları özellikle Makedonya’da çatışmakta, ayrıca kiliseler anlaşmazlığı onların bir araya gelmelerini engellemekteydi. Buralardaki kiliseler ve okullar anlaşmazlığı, 3 Temmuz 1910’da Osmanlı Devletince çözüme bağlamıştır. Toprak anlaşmazlığı da 1908 – 1909 krizinde Balkanlılarda prestiji zedelenen Rusya’nın ön ayak olmasıyla; 13 Mart 1912’de Bulgar – Sırp Antlaşması ve 29 Mayıs 1912’de Yunan – Bulgar Antlaşması ile geçici bir çözüme bağlanmış, anlaşmazlık halinde Rus Çarı’nın hakemliği öngörülmüştür. Bunlara Karadağı’n da katılmasıyla birlik tamamlanmıştı. Arnavutlar ise zaten bir süreden beri ayaklanma halindeydiler. İş olgunlaşmış, elverişli zaman kollanmaktaydı. Türk – İtalyan Savaşı, aranan fırsatı yaratmıştır. Osmanlı Hükümeti’ndeki istikrarsızlık, 100.000 kişilik talimli askerin terhis edilmesi, İtalya ile barışın yakınlaşması gibi nedenler, Balkanlıları harekete geçirdi. 8 Ekim’de önce Karadağ, onu takiben Bulgaristan, Sırbistan ve Yunanistan Osmanlı Devletine savaş açtılar. Büyük devletler savaşı Osmanlılar’ın kazanacağı zannı ile statu quo’nun (mevcut durumun) değişmesine müsaade etmeyeceklerini ilân ettiler. Ama beklenilenin aksine Osmanlı Ordusu bütün cephelerde ağır yenilgiye uğradı. Birkaç kale hariç bütün Rumeli elden çıkmış, Bulgar orduları İstanbul kapılarını zorlamaktaydı. Çaresizlikten 3 Aralık 1912’de mütareke yapıldı. Barış görüşmeleri devam ederken İttihatçılar Enver Bey öncülüğünde Babıâli’yi basmışlar. Harbiye Nazırı ve Başkumandan Nâzım Paşa’yı öldürmüşler, Kâmil Paşa’yı istifâya zorlayarak, Mahmut Şevket Paşa’nın Sadarete, Ahmet İzzet Paşa’nın da Başkumandan Vekâletine gelmesini sağlamışlardır32. Darbe esnasında Mustafa Kemal, Bolayır’daki Kolordu’nun Hareket Şubesi Müdürü, Fethi Bey de Kurmay Başkanıdır. Darbeden önce Fethi Bey ve Mustafa Kemal’in fikirleri sorulmuştur. İttihatçı liderlerin toplantısına katılan Fethi, ihtilâl metodlarına karşı çıkar. Meşrutî partiler gibi çalışalım der. Ancak toplantıya katılmayan Enver Bey’in ertesi gün Talat Bey’i ikna etmesiyle darbe gerçekleşir. Bu olay Mustafa Kemal ile Fethi’yi öfkelendirir ve Enver grubu ile ilişkilerinin gerilmesine yol açar. İttihatçıların işbaşına gelmeleriyle savaş yeniden başlar. Amaç Edirne’yi kurtarmak ve daha uygun şartlarda barış yapmaktır. Yapılan plâna göre, Şarköy mıntıkasına bir çıkarma yapılacak, aynı zamanda Bolayır Kolordusu da saldırıya geçecektir. 8 Şubat 1913 Sabahı Fahri Paşa kumandasında Fethi Bey’in Kurmay Başkanı ve Mustafa Kemal’in Harekat Şubesi Başkanı olduğu kuvvetler şiddetle saldırıya geçerler. Ancak Şarköy çıkarmasını yapacak olan Hurşit Paşa kumandasında, Enver Bey’in Kurmay Başkanı olduğu kuvvetlerin harekâtı bir gün gecikmiş ve bu gecikme Gelibolu’dakilere zamanında haber verilmemiştir. Dolayısıyla düşman karşısında yalnız kalan kolordu ağır zayiat vererek Bolayır Savunma Hattına çekilir, Şarköy’e gecikmeli olarak yapılan çıkarma da haliyle başarısızlığa uğrar. Olay orduda ciddi bir kriz yaratır. Bir taraftan Bolayır Kolordusu Kumandanı Fahri Paşa ile Şarköy Çıkarma Kuvvetleri Kumandanı Hurşit Paşa, diğer taraftan Fethi Bey’le beraber olan Mustafa Kemal Bey’le Enver Bey arasında şiddetli bir anlaşmazlık çıkar. Fethi Bey ile Mustafa Kemal Başkumandan Vekili Ahmet İzzet Paşa’ya istifâlarını sunarlar. Olay Mahmut Şevket Paşa’nın araya girmesiyle çözümlenir. Fethi Bey ile Enver Bey merkeze alınırlar. Mustafa Kemal de Gelibolu Kolordusu Kurmay Başkanlığına getirilir33. Ancak bunu takip eden günlerde, 161 günlük kahramanca bir savunmadan sonra Edirne Bulgarların eline geçmiş, 30 Mayıs 1913’de Londra Antlaşması ile Midye – Enez Hattı’nın ötesi bütün Trakya ve Rumeli Balkanlılara terkedilmiştir. Anlaşmanın getirdiği olumsuz hava içinde, Sadrazam Mahmut Şevket Paşa öldürülmüş (11 Haziran 1913), bu vesile ile İttihat ve Terakki Partisi iktidara iyice yerleşmiştir. Bu arada, galipler arasında ganimetin bölüşülmesinde anlaşmazlık çıkar ve İkinci Balkan Savaşı patlak verir (5 Temmuz 1913). Bulgar ordusu, Sırp, Yunan ve Romen orduları tarafından yenilir. Durumdan yararlanan Türkler Edirne ve çevresi dahil Meriç’e kadar olan ahalisi Türklerle meskûn yerleri kurtarırlar. Mustafa Kemal, Edirne’nin kurtarılmasını ısrarla savunanların başında olmasına rağmen, orayı kurtarmak şerefi, cemiyetin tuttuğu Enver Bey’e bırakılır. Bulgaristan ile (29 Eylül 1913’de) İstanbul, Yunanistan ile (14 Kasım 1913) Atina Antlaşmaları yapılarak yeni sınırlar saptanır. |
| | |
| | #4 (permalink) |
| Süper Üye ![]() Üyelik tarihi: Sep 2006 Kullanıcı No: 2
Mesajlar: 368
Ettiği Teşekkür: 0 1 Mesajına 1 kere teşekkür edildi Rep Puanı : 3694 Rep
Seviyesi : ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | --->: Atamızın hayatı Bu Paylasım Kacmaz. Adı geçen antlaşmalarla Doğu Trakya hariç, bütün Rumeli, 500 yıllık bir beraberlikten sonra, elden çıkmış, Edirne’nin ve hatta İstanbul’un savunması tehlikeye girmiş. Batı Anadolu kıyıları tehdide açık bir hale gelmiştir. Bunun sebeplerini açıklamak konumuzun sınırlarını aşmaktadır. Ancak ordunun politikaya bulaşmasının, sorumlu devlet adamlarının basiretsizliklerinin birinci etken olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Acaba bu olayların Mustafa Kemal’in biyografi bakımından etkisi ne olmuştur? Askerî açıdan Gelibolu Yarımadası’ndaki görev, Mustafa Kemal’in araziyi tanıması ve değerlendirmesi bakımından önemlidir. Bu bilgi 25 Nisan 1915’te İngiliz çıkarması esnasında Mustafa Kemal’in hayatî müdahalesini kolaylaştıracaktır. Diğer bir açıdan Babıâli Baskını ve Şarköy çıkarması ve onu takip eden görüş ayrılıkları, Mustafa Kemal ve Fethi Bey ile Enver Bey çevresindeki İttihatçılar arasında ciddi ayrılıklara yol açmıştır. Önce Fethi Bey Gelibolu’dan alınarak Mustafa Kemal ile ilişkisi zayıflatılarak Parti Genel Sekreterliğine getirilmiş, sonra da Sofya Elçiliğine getirilerek askerî kariyerden ayrılmıştır. Bu vesile ile Mustafa Kemal de Sofya’ya Fethi Bey’in yanına askerî ataşe olarak gönderilmiştir (27 Ekim 1913). Böylece orduda yapılacak düzenlemelerde cemiyette muhalif kanadı temsil eden Mustafa Kemal ve Fethi Bey’in eleştiri yapmaları engellenmiştir. Başka bir deyimle Mustafa Kemal pasifize edilmiştir. Onun için ikbal yolları kapanmış gibi görünmektedir. Bunu takip eden günlerde Enver Bey, Bingazi’deki hizmetlerine karşılık 3 yıl kıdem alarak yarbaylıktan albaylığa; kısa bir süre sonra da Balkan Savaşı’ndaki hizmetlerine karşılık, 3 yıl daha kıdem alarak generalliğe terfi etmiş (3 Ocak 1914), Harbiye Nazırlığına atanmıştır34. Bir taraftan süratle ordu gençleştirilirken, diğer taraftan yurda davet edilerek göreve başlayan general Liman von Sanders yönetimindeki Alman Askeri Heyeti aşırı yetkilerle göreve başlamıştır (14 Aralık 1913). Osmanlı Devleti üzerindeki Alman etkinliği, onu Birinci Dünya Savaşı’na sürükleyecek derecede artacaktır. Mustafa Kemal’in 1913 Ekim sonlarında Sofya’da göreve başladığı anlaşılmaktadır35a. Oradayken 6 Kasım 1913’de Bingazi’de gösterdiği dirayet ve kahramanlıktan dolayı 2 sene kıdem zammı verilir. 11 Ocak 1914’de de Sofya Ataşeliğine ilâve olarak Bükreş, Belgrat ve Çetine Ataşeliklerini yönetme görevi verilmiştir. 1 Mart 1914’de de Balkan Harbindeki başarılı hizmetleri dolayısıyla yarbaylığa terfi etmiştir. Mustafa Kemal’in Sofya Ataşeliğindeki faaliyetlerin özelliği nedir? Sonucu ne olmuştur? Mustafa Kemal devletin Sofya’daki ilk askerî ataşesidir. Sofya’da göreve başlayınca, otelde kalır. Sonra Sefarethanede istediği gibi çalışamamak misafir kabul edememek ve bilgi toplayamamak gerekçesi ile Ferdinand Caddesi 17. Numaraya taşınır. Sofya Askeri Ataşesinden beklenen görevler nelerdir? Bunların kariyerin gerektirdiği istihbarat çalışmaları yapmak, Bulgaristanla siyasî ve askerî alanda çıkar birliği sağlamak, Bulgaristan’da bulunan Türk azınlığını örgütleyerek ülkede etkin hale getirmek şeklinde özetlenebilir. Askerî istihbarat olarak gönderdiği raporlarda, Bulgar ordusunun yeni baştan düzenlendiğini, beşer yıllık dönemlere ayrılmış yirmi yıllık plân yapıldığı, 250 milyon franklık top tüfek, cephane sipariş edildiği, bayındırlık, ulaştırma, ve demiryollarına verdikleri önem belirtilmektedir. Bulgaristan’da o yıllar 900 bin civarında Türk vardır. O yıllarda Bulgaristan’da 1185 kız – erkek karma ilkokul, 35 rüştiye, 25 kız okulu vardır. 1400 kadar öğretmen 70 bin kadar da öğrenci vardır. Bu Türk Halkının millî şuuru uyanıktır. Türkçe yayın yapan gazeteleri vardır. Mustafa Kemal Sofya’da genel durumu tesbit ettikten sonra ülke içinde bir geziye çıkar. Amaç Bulgaristan Türklerinin morallerini kuvvetlendirmek, onların anavatana bağlılıklarını daha da artırmak ve Bulgar ordusunun konuçlanmasını incelemektir. Mustafa Kemal her gittiği şehirde Türklerce çoşku ile karşılandı. Filibe, Plevne, Varna, Tırnova, Gabrova, Şumnu , Kızanlık ve Köstendil’i ziyaretle Sofya’ya döndü. İkinci geziyi manevralar dolayısıyla yaptı. Bu seferde Plevne, Niğbolu, ve Vidin’i ziyaret etti. 1914 Şubatında Bulgaristan’da seçim yapılacaktır. Seçim nisbî usulle yapılmaktadır. Bulgaristan’da birçok parti olmakla beraber, ağırlıklı olanlar, Rus taraftarı olan Terakkiperverler ile Millet Partisi, Cermen taraftarı olan libarellerden, 3. Grup da bir denge unsuru gibi davranan Demokrat Parti, Radikal Parti ve Sosyal Demokrat Partiden oluşuyordu. Ayrıca Bulgar siyasî hayatında etkin olan 3 örgüt vardı. Bunlardan Makedonya İstiklâl Komitesi, Makedonya’nın bağımsızlığını hedef almıştı. Zabitan Teşkilâtı ise Türk düşmanı ve Rus yanlısı bir politika izlemekteydi. Daha kalabalık olan ise Trakya Komitesiydi. Bunlar Batı Trakya’nın tamamı ile Edirne çevresini Bulgaristan’a katmak istiyorlar ve İngilterece destekleniyorlardı. Mustafa Kemal bu gruplardan Makedonya İstiklâl Komitesi ile yakın ilişki kurdu. Seçimlerde, Mustafa Kemal’in amacı Sobranya’ya (Bulgar Millet Meclisi) kabil olduğu kadar Türk milletvekili sokmaktır. Gücün parçalanmaması, Türklerin tek parti içinde toplanmaları ile mümkündür. Bunun için Rodoslavof’un Liberal Partisi desteklendi. Bu yolla Sobranya’ya hepsi aynı partiden olmak üzere 17 Türk Milletvekili girdi. Liberal Parti 17 Türk dahil 129 milletvekili kazanmıştı (Meclisteki 244 sandalyenin yarından fazlasını). Böylece Türkler Bulgar siyasî hayatında büyük bir etkinlik kazandılar. Bu Mustafa Kemal’in önemli bir başarısıydı. Birinci Dünya Savaşı öncesinde, Üçlü İttifak ile Üçlü İtilâf blokları arasında Bulgaristan’ı kazanmak için yoğun faaliyetler vardı. Mustafa Kemal hükümetini bilgilendirmek için aralarında bir gönül macerasının da geçtiği Bulgar Harbiye Nazırının genç ve kültürlü kızı Mara Kovaçef ve bazı Bulgar görevlilerden yararlandı. Özetleyecek olursak Mustafa Kemal aşağıdaki konularda askerî ataşe olarak etkin bir rol oynamıştır: 1) Bulgaristan Türk Basını, ilkeli bir yayın politikası etrafında toplanmıştır. 2) Bulgaristan Türkleri aynı siyasî örgütün içinde birleşmişler ve Bulgar siyasetinde etkin bir duruma gelmişlerdir. 3) Bulgaristan Türkleri arasında millî birlik ve bilinç daha da güçlenmiştir. 4) Birinci Cihan Harbi’nin başlaması üzerine onbin kadar Bulgar Türkü pasaportsuz ve gönüllü olarak Türk ordusuna katılmışlardır. 5) Millî Mücadele’de Bulgaristan’daki Trakya İstiklâl Komitesi üyeleri, Anadolu’ya silâh ve cephane temininde yardımcı olmuşlardır35b. Başarılı hizmetlerine rağmen Mustafa Kemal Sofya’daki görevi,faal görevden uzaklaştırma olarak değerlendirmektedir. 1 Ağustos 1914’te Birinci Dünya Savaşı başladıktan sonra İttihatçıların Almanlarla anlaşmasını acı bir şekilde eleştirir. Hatta Alman Ordularının zafer yürüyüşleri yaptıkları günlerde savaşı kaybedeceklerini söyler. Osmanlı’nın savaşa girmesi üzerine, ısrarla ordu içinde rütbesine uygun bir görev verilmesini ister. Enver Paşa, “orduda sizin için daima bir görev vardır. Ancak Sofya Ataşeliği, daha önemli olduğu için orada bırakıyoruz” şeklinde cevap verir. Mustafa Kemal cevabında “yurt savunmasından daha önemli ve yüce bir görev olamayacağını, arkadaşları cephede vuruşurken kendisinin Sofya’da kalamayacağını, eğer birinci sınıf subay olmak yeteneğinde değilse, kanaatını açıkça bildirmesini ister.” Yazılı ve sözlü ısrarları üzerine, 29 Kasım 1914’te 1. Tümen Komutanlığına atanır. Ama 2 gün sonra bu atama iptal edilir. Birinci Tümene Yarbay Cafer Tayyar atanmıştır. Acaba Enver Paşa ona cephede hizmet etmek yolunu aşmak istememekte midir?36. Ona cephede bir görev ancak Sarıkamış bozgunundan sonra Harbiye Nazır Vekili Talat Paşa imzasıyla verilir (20 Ocak 1915). Mustafa Kemal Tekirdağ’da oluşma halindeki 19. Tümene Komutan olarak atanmıştır. Haber üzerine hemen yurda döner. 2. Meşrutiyet’in ilânından Ocak 1915’e kadar geçen dönemde, Mustafa Kemal’in karakter çizgileri daha bir belirginleşmiştir. O mesleğinde kabiliyetli, ileri görüşlü, doğru düşünen, süratli karar veren, kararın uygulanmasını ısrarla takip eden kıymetli bir kurmay subaydır. Medenî cesaret sahibidir. Fikirlerini, eleştirilerini her çevrede çekinmeden ortaya koymaktadır. Bu tutumu ve üstün meziyetleri sebebiyle rakip olabilir varsayımı ile bazı İttihatçı çevrelerce sistemli bir şekilde geri plâna itilmeye, önü kesilmeye çalışılmaktadır. |
| | |
| | #5 (permalink) |
| Süper Üye ![]() Üyelik tarihi: Sep 2006 Kullanıcı No: 2
Mesajlar: 368
Ettiği Teşekkür: 0 1 Mesajına 1 kere teşekkür edildi Rep Puanı : 3694 Rep
Seviyesi : ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() ![]() | --->: Atamızın hayatı Bu Paylasım Kacmaz. İKİNCİ BÖLÜM BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞININ SEÇKİN TÜRK GENERALİ: MUSTAFA KEMAL I) “Kaderin Adamı” Tarih Sahnesine Giriyor Mustafa Kemal atandığı 19. Tümen henüz oluşma halindedir. Onu bir hayli uğraşmadan sonra bulur. 2 Şubat’ta komutayı ele alır. Tümen 57 alay ile 2 depo alayından oluşmuştur. 19. Tümen 25 Şubat’ta Eceabad’a geçer. Orada 72 ve 77 alaylarla yeniden örgütlenerek Eceabad Seddülbahir savunması ile görevlendirilir. Bu arada Rusya, Almanya karşısında bunalmıştır. Silâh, araç ve malzemeye ihtiyaç vardır. İtilâf devletleri Rus savaş gücünü takviye etmek, Osmanlı Devleti’ni savaş dışı kılmak, Balkan Devletlerini ve İtalya’yı yanlarına çekebilmek gibi nedenlerle Çanakkale Boğazını açmaya karar verirler. Ancak Boğaz nasıl geçilecektir? Sadece donanma gücü ile bu mümkün müdür? Bu şüphelidir. Fransızlar kesin sonuç Batı Cephesinde alınacağı için kara harekâtına şiddetle karşı çıkarlar. Dolayısıyla Çanakkale 18 Mart 1915’te güçlü müttefik deniz kuvvetiyle zorlanır. Netice ümit kırıcıdır. Saldırganlar üç muharebe gemisi, 2 zırhlı ve bir kravazör kaybeder ve çekilmek zorunda kalırlar. Yenilgi özellikle İngiliz ve Fransız sömürgelerinde olumsuz yankılar yaratır. Olay bir itibar meselesine dönüşür. Müttefikler ister istemez kara harekâtına karar verirler. Boğaz istihkâmları susturulacak, İstanbul yolu açılacaktır. Türk tarafı da 18 Mart’tan sonra bölgede bir çıkarma hareketi beklemektedir. Dolayısıyla bölgede 5. Ordu oluşturulmuş, başına Alman Generali Liman von Sanders mareşal rütbesi ile atanmıştır. Mareşal ilk iş olarak Türk komutanlarınca hazırlanan düşmanı kıyı hattında karşılamak stratejisi yerine, savunmayı düşman topçu menzil hattı dışına alan esnek bir savunma sistemini benimsemiştir. 5. Ordu emrinde, 6. Piyade Tümeni bir Süvari Tugayı, 4 seyyar jandarma taburu vardır. Liman Paşa çıkarmayı Saros Körfezi veya Anadolu kıyısında beklemektedir. Bu itibarla 2 tümeni Gelibolu’da, 2 tümeni Anadolu yakasındadır, 1 tümeni yarımada güneyini savunacak şekilde konuçlandırılmıştır. Mustafa Kemal’in komutanı olduğu, 19. Tümen ordu ihtiyatı olarak Bigalı’dadır. Bu plâna göre, Gelibolu Yarımadası güneyine yapılacak çıkarma harekâtı karşısında bir Türk tümeni bulunacaktır. Buna karşılık İngiltere ve Fransa ateş gücü yüksek 5 piyade tümeni ve 1 piyade tugayını çıkarma için görevlendirmişlerdir . Arkalarında güçlü bir donanma desteği vardır. Plânları şöyledir: esas çıkarma Seddülbahir ve Kabatepe’ye yapılacaktır. Kumkale’ye çıkacak Fransız birliği 2 Türk tümeninin esas çıkarma yerine müdahalesini önleyecektir. Saros Körfezinde gösteri hareketleri düzenlenecektir. Seddülbahir’e çıkanlar birinci gün Alçıtepe’yi; Kabatepe’ye çıkanlar birinci gün Conkbayırı – Kocaçimen hattını ele geçirerek Boğaz tabyalarının gerilerine inerek onları susturacak ve İstanbul yolunu açacaklardır. Hesaplarına göre, bir hafta içinde plân gerçekleşerek ve Osmanlı Devleti savaş dışı edilecektir. Çıkarma hareketi bu plâna göre 25 Nisan 1915 günü erken saatlerde başlar. Çıkarma bölgesinde sadece 9. Tümenin birlikleri vardır. Bu tümenin 26. Alayı Seddülbahir’de ateş gücü çok üstün olan çıkarma birliklerine karşı kahramanca direnir. Ancak İngiliz ve Fransızlar ağır zayiat pahasına güç halle kıyıda tutunurlar. Esas sürpriz kuzeyde hazırlanmıştır. Anzak Kolordusu Kabatepe’nin biraz ilerisine sürüklenerek Arıburnu’na çıkar. Hedef Conkbayırı – Kocaçimen hattını tutmak ve Kilidülbahir platosunun kuzeyle bağlantısını kesmek ve Boğaz tabyalarının gerisine düşerek onları susturmaktır. Kıyı zayıf gözetleme birliklerince tutulmuştur. Çıkarmayı takip eden saatlerde 9. Tümen Komutanı Halil Sami, 19. Tümen’den bir tabur yardım ister. 19. Tümen komutanı Mustafa Kemal, bu istek ve kendi yaptırdığı gözetlemeler sonucunda, önceden düşündüğü gibi, düşmanın önemli kuvvetlerle karaya çıktığını ve hedeflerinin Conkbayırı ve Kocaçimen Tepesi olacağını isabetle tahmin eder. Durum naziktir. Boğaz savunması çökme tehlikesi ile karşı karşıyadır. Hemen birliklerini hazır hale getirir. Tümen ordunun yedek gücüdür. Ancak ordu komutanının emri ile kullanılabilir. Ordu komutanı ile irtibat sağlamak ister, ama bu gerçekleşmez. Kolorduyu durumdan bilgilendirir. Bütün sorumluluğu üzerine alarak 57. Alay ve bir dağ bataryasının başına geçerek Kocaçimen Tepesi’ne hareket eder. Oraya vardığında denizdeki zırhlılar ve gemiler görülür. Ama Arıburnu görüş alanının dışında kalmaktadır. Mustafa Kemal alaya kısa bir istirahat verip, Conkbayırı’na yönelir. Yanında birkaç subay vardır. Önce atlı sonra yaya olarak Conkabayırına varılır. Görülen manzara şudur: Bir Türk Müfrezesi Conkbayırı’na koşarak çekilmektedir. Mustafa Kemal derhal müdahale eder: - Niçin kaçıyorsunuz? - Efendim, düşman! - Nerede? - İşte diye 261 rakımlı tepeyi gösterirler. - Düşmandan kaçılmaz. - Cephanemiz kalmadı. - Cephaneniz yoksa, süngünüz var. Süngü tak, yere yat, komutunu verir. Gerideki birliklerinin marş marşla oraya gelmelerini emreder. Takip eden düşman birlikleri de yere yatmak zorunda kalırlar. 57. Alayın birlikleri yetişince, derhal saldırıya geçilir ve tümenin diğer alaylarını da hareket sahasına yakınlaştırır. Ayrıca 27. Alaya da hücum emri verir. Mustafa Kemal, askere taarruz etmeyi değil, ölmeyi emretmiştir. Onlar da vatanları uğruna ölümüne saldırırlar. Düşman birlikleri geriye atılır. Hatta bir kısmı paniğe kapılarak sandallara koşarlar. Anzak Kolordu Komutanı birliklerinin geri alınmalarını teklif eder. Amiraller bunun için en az 3 gün gerektiğini belirtince İngiliz Başkomutanı Hamilton birliklerden direnmelerini ister. Gece olunca Anzaklar yeni birliklerle takviye edilir. Ertesi günü saldırıyı tekrarlarlar. Mustafa Kemal de iki piyade alayı takviye alır, taarruza kalkar. Ancak eldeki kuvvetin azlığı, askerin aşırı yorgunluğu, karşı tarafın devamlı takviye alması ve güçlü donanma desteği, arazinin durumu, düşmanı denize dökmeye mani olur. Fakat Conkbayır’ı tutulmuş, düşman baskını boşa çıkarılmış, Boğazın açılması önlenmiş, düşmanlar bir kıyı şeridine adeta hapsedilmiştir. Bu başarılar üzerine Mustafa Kemal, 1 Haziran 1915’te harp meydanında albaylığa yükseltilir. Düşman Seddülbahir’den cephe saldırılarıyla, Arıburnu’nunda da çevirme hareketleriyle Boğaz tabyalarını düşürüp, donanmasına İstanbul yolunu açamamıştır. Bu durumda karşısında iki seçenek vardır. 1) Kış gelmeden önce çekilmek, 2) Yeni kuvvetler getirerek zaferi sağlamak. Türkler için önemli olan 2. İhtimal karşısında yeni saldırı hedefini doğru tahmin etmek ve ona göre isabetli tedbirler almaktır. Mustafa Kemal’e göre yeni bir saldırının temel hedefi yine Conkbayırı ve Kocaçimen Tepesi olacaktır. Bunun için düşman, muhtemelen Arıburnu kuzeyine çıkacaktır. Dolayısıyla Kabatepe’yle Suvla – Anafartalar bölgeleri, ayrı birer savunma bölgesi olarak düzenlenerek, sorumlu birer komutanın emrine verilmelidir. Fakat Mustafa Kemal’in ısrarla yaptığı sözlü – yazılı uyarılar ciddiyetle dikkate alınmaz. Arıburnu kuzey mıntıkasına 2500 kişilik bir birlik yerleştirilmekle yetinilir. İtilâf kuvvetleri 6 Ağustos’ta Arıburnu cephesinde şiddetle saldırıya geçerler, biraz ilerlemeden sonra durdurulurlar. 7 Ağustos’ta 19. Tümene yapılan saldırı da arzu edilen neticeyi vermez. Gerçekte bütün bu hareketler, Türk kuvvetlerini ve yedek güçlerini yerlerinde tutmak amacına yöneliktir. Asıl sürpriz saldırısı kuzeye, Mustafa Kemal’in ısrarla söylediği yöne yöneltilmiştir. 6/7 Ağustos gecesi iki düşman tümeni Arıburnu kuzeyine çıkar ve Conkbayırı istikametinde saldırıya geçer. Daha kuzeyde Suvla’ya çıkarılan 3 tümenin amacı ise, Saros körfezi mıntıkasından gelecek Türk takviye kuvvetlerini önlemek ve Kocaçimen Tepesi kuzeyinden geniş bir çevirme hareketiyle Boğaza inmektir. Durum kritik, her an kıymetlidir. Ordu Komutanı Liman Paşa Anafartalar Grup Komutanına derhal taarruz emri verir. Komutan askerin aşırı yorgunluğu nedeniyle saldırının bir gün ertelenmesini ister. Komutan derhal emekliye sevk isteğiyle görevden alınır. 8/9 Ağustos gecesi Mustafa Kemal Anafartalar Grup Komutanı olmuştur 37. Henüz 34 yaşındadır. Ortaya çıkan tehlikeli durumu önlemekle görevlendirilmiştir. O zamanki İngiliz Bahriye Nazırı Churchill’in deyimiyle “kaderin adamı” 9 Ağustos 1915’te süngü hücumu ile düşmanı Anafartalarda geriletir. 10 Ağustos sabahı “İlahî bir süngü hücumu” ile cephenin kilit noktası Conkbayırında durumu düzeltir. Bu savaşlarda Mustafa Kemal’in göğsüne bir şarapnel parçası isabet eder. Saat parçalanır, kendisine bir şey olmaz. Bundan sonraki hareketler savaşın gidişini etkilemez. “iyi sevk ve idare edilen, cesaretle, yiğitlikle dövüşen asil Türk ordusu karşısında” itilâf kuvvetleri siperlere gömülürler38a. Bu arada takviye kuvvetleri isteyen İngiliz Başkomutanı General Hamilton 16 Ekim 1915’te görevden alınmıştır. Yerine atanan General Monroe “En iyi çözüm Gelibolu Yarımadası’nı boşaltmaktır.” görüşündedir. İngiliz Millî Savunma Bakanı Kitchener durumu yerinde gördükten sonra boşaltma kararını alır. 19 – 20 Aralık 1915 Arıburnu ve Anafartalar, 8 – 9 Ocak 1916’da Seddülbahir boşaltılır. Mustafa Kemal tahliyeden önce 10 Aralık’ta görevi Fevzi Paşa’ya (Çakmak) devretmiştir. Onun Çanakkale’den ayrılış nedeni sağlık sorunlarına bağlanmaktadır. Aslında esas sebebin Liman Paşa ile aralarında çıkan görüş ayrılığı olduğu anlaşılmaktadır38b. Çanakkale Savaşı birçok açıdan önemli sonuçlar doğurur. Bunlar arasında savaşın iki yıl uzaması, Çarlık Rusyası’nan çökmesi, Balkan Devletleri’nin ve İtalya’nın savaş politikalarının değişik yönlenmeleri, Türk Ordusuna kazandırdığı moral gücü ilk önce söylenmesi gereken şeylerdir. Ancak Çanakkale Savaşlarının en önemli sonucu Mustafa Kemal’in askerî dehasını gözler önüne sermesidir. Mustafa Kemal olaylar karşısında durumu çabuk kavramak, süratle ve soğukkanlılıkla gerçekçi, yürekli ve kendine güven içinde doğru karar vermek, verdiği kararı büyük bir enerji ve cesaretle bizzat uygulamak, insiyatifini cüretle, fakat isabetle kullanmak, sorumluluğu çekinmeden üzerine almak, gibi üstün komutanlık kabiliyeti göstermiş ve savaşın genel gidişi üzerinde birinci derecede etkili olmuştur. Nitekim İngiliz resmi tarihi bunu şöyle özetler. “Bir tümen komutanının 3 muhtelif yerde vaziyette nüfuz ederek, yalnız bir muharebenin gidişine değil, aynı zamanda bütün sefer ve hatta bir milletin mukadderatı üstünde bu kadar derin tesirler yaptığı tarihte pek ender rastlanan bir olaydır.” Zamanın İngiliz Bahriye Nazırı, İkinci Dünya Savaşı’nın yılmaz İngiliz Başbakanı Churchill, onun rolünü şöyle ifade eder: “Mustafa Kemal 9 Ağustos’da Anafartalar’daki başarılı harekatından sonra geceyi, bu paha biçilmez sırtı alma hazırlığı içinde büyük çaba harcayarak geçirdi. Bizzat yönettiği şiddetli baskın hücumu ile, bu dar bölgede yerleşmiş olan bin kişilik İngiliz kuvvetini yok etti. Türkler Conkbayır’ını aştılar ve zaferin sonuna kadar da orada kaldılar. Bu başarı perdeyi kapatan olaydır.” Gelibolu’daki birliklerin başkomutanı General Hamilton 9 – 10 Ağustos 1915 Savaşları için şu kaydı düşmüştür: “... Conkbayırı’nda Türkler en etkili savaşlarını veriyorlar. Mamafih, kayıpları bizden fazla. Çok mükemmel komuta edilen ve cesaretle dövüşen Türk Ordusuna karşı savaşıyoruz.”39a Gelibolu savaşları esnasında Başkumandan Vekili Enver Paşa’nın harekât şube müdürlüğünü yapan İsmet Bey’in (İnönü), bu konudaki değerlendirmesi çok dikkat çekicidir. “... Çanakkale’ye müttefiklerin ilk asker çıkarmasının hemen ilk gününden itibaren Atatürk bir yıldız gibi parlamaya başlamış ve her gün biraz daha dikkati çeker hale gelmiştir. Burada Atatürk kumandanlık imtihanını tasavvur olunabilecek en büyük güçlükler içinde, hergün yeni bir muvaffakiyetle yürütür bir yola girmiştir. Çanakkale’de ilk günden itibaren üzerinde toplanmış olan şerefler ve ümitler Atatürk’ü dokunulmaz hale getirmiştir.”39b Öyle ki Enver Paşa cepheyi ziyaret ettiğinde, Anafartalar Grubuna uğramaması üzerine, Mustafa Kemal istifâsını Liman Paşa’ya verdiğinde Paşa bunu kabul etmediği gibi, Enver Paşa’dan da kabul etmemesini ve bir yazıyla Mustafa Kemal’in gönlünü almasını istemiş ve bu istek yerine getirilmiştir. Özetle Çanakkale Zaferinin en önemli neticesi Millî Mücadele liderini ve Türkiye Cumhuriyeti’nin banisini, bütün üstün nitelikleriyle ortaya çıkarması ve ona bir nevi dokunulmazlık kazandırmasıdır. Artık bundan sonra hiçbir güç, onun zirveye tırmanmasını engelliyemiyecektir. II. Mustafa Kemal Paşa Doğu Cephesi’nde Mustafa Kemal bazı sebeplerle hava tebdili alarak İstanbul’a gelir. Kısa bir süre dinlendikten sonra Sofya’ya eski arkadaşı Fethi Bey’in yanına gider. Orada iken Çanakkale’den Edirne’ye nakledilen 16 Kolordu Komutanlığına atanır (14 Ocak 1916). Ocak ayı sonlarında görevine başlar. Kolordu’nun Galiçya’ya gitmesi bahis konusudur. Ancak Doğu cephesinde ciddi sıkıntı vardır. İngiliz ve Fransızların Gelibolu’dan çekileceklerini anlayan Ruslar o bölgedeki güçler doğuya gelmeden sonuç almak maksadıyla saldırıya geçmişlerdir. III. Ordunun tuttuğu cephe 11 Ocak 1916’da yarılır. 16 Şubat’ta Erzurum düşer. Ruslar Of – Bayburt – Mamahatun hattına dayanırlar. Cephenin güneyinde Muş ve Bitlis de işgal edilmiştir. Durumu düzeltmek ve Erzurum’u kurtarmak amacıyla II. Ordu Doğuya kaydırılır. 16. Kolordu II. Orduya bağlıdır. Mustafa Kemal bir ay kadar süren bir yolculuktan sonra görev yerine ulaşır. Yolda iken 27 Mart 1916’da generalliğe terfi şifresini alır40. Mustafa Kemal, Bitlis Cephesi’ne yönelirken, bazı subayların yollarda soyulmaları üzerine, suçluları derhal tespit ettirip Harp Divanı’na vererek şiddetle cezalandırır. Bu enerjik tutumun neticesi olarak cephe gerisinde asayişsizlik hareketleri görülmez. Doğu cephesinde Mustafa Kemal’in amacı Bitlis ve Muş’un kurtarılmasıdır. Karşılıklı ilerleme ve gerilemelerden sonra gerekli hazırlıkları yapan Mustafa Kemal 2 Ağustos’da saldırıya geçer. 7 Ağustos’ta Muş, 8 Ağustos’da Bitlis kurtarılır. Cephenin bu kısmına nisbî bir istikrar gelir. Mustafa Kemal Paşa II. Ordu Komutanı Ahmet İzzet Paşa’nın izinli olduğu 13 Aralık 1916’dan 2 Ocak 1917 tarihine Ordu Komutanına Vekâlet eder. Bu vesile ile ilk defa olarak İsmet Bey’le (İnönü) beraber çalışmak ve onu yakından tanımak, tartmak imkânını bulur. Burada ikisi arasında başlayan dostluk hayatlarının sonuna kadar sürüp gider. Mustafa Kemal 17 Şubat 1917’de Hicaz Kuvve-i Seferiye Komutanlığına, ordu komutanı yetkisi ile IV. Ordu emrinde olmak üzere atandı. Paşa atandığı görevin mahiyetini öğrenmek için Şam’a gelir. Yol boyunca ve Şam’da, IV. Ordu Komutanı ve Bahriye Nazırı olup Suriye’yi kral naibi gibi geniş yetkilerle şaşaalı ve debdebeli bir şekilde yöneten Cemal Paşa’nın misafiri olur. Mustafa Kemal Paşa yaptığı incelemeler sonunda Hicaz’ın savunulamayacağını, Suriye Cephesi’nin tehlikeli durumu sebebiyle, Hicaz’daki kuvvetlerin de Suriye’ye getirilmesi gerektiğini, cephenin o günkü haliyle “Hicaz Seferi Kuvvetler Kumandanlığını” asla kabul edemeyeceğini Başkumandan Vekili Enver Paşa’ya bildirir. Enver Paşa cevabında İstanbul’dan Şam’a hareket etmek üzere olduğundan kendisinin beklenmesini ister41. Görüşme sonucu görev iptal edilir ve Mustafa Kemal vekâleten II. Ordu Komutanlığına atanmıştır. Cephedeki II. ve III. Ordulardan Kafkas Ordular Grubu Komutanlığı oluşturulur. Grubun komutanlığına Ahmet İzzet Paşa atanır. 1917 ilkbaharında Rusya’da ihtilâl başlamıştır. Bir süre sonra bunun etkileri Rus askerleri arasında görülmeye başlar. Netice olarak Doğu cephesinde tehlike azalmaya yüz tutar. Buna karşılık Irak Cephesi tehlikeli bir duruma girer. Zira İngilizler 1917 Martında Bağdat’ı almışlardır. Enver Paşa Asya cepheleri durumunu görüşmek üze |